Doğa Ve Teknoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doğa Ve Teknoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DOĞADAKİ DELİLLER

8 Kasım 2007 Perşembe

DOĞADAKİ DELİLLER
Diğer Konular


Thomas Alva EdisonDoğadaki yaratılış delilleri zaman zaman tasarım olarak nitelendirilmektedir. Ancak doğadaki yaratılış delilleri ile bizim yaptığımız tasarımlar arasında büyük farklılıklar mevcuttur. Bu farklar daha çok insan yapısı tasarımların ortaya çıkış şekli ile ilgilidir. Örneğin bizlerin tasarım yaparken sık sık kullandığımız “bilgi aktarımı” denen olayın doğada olmadığı görülür. Bir mühendis bir denizaltının suya dalıp çıkması için gerekli bilgileri bir başka mühendise aktararak başarısız bir tasarımı işler hale getirebilir. Ama suyun içinde solungaç tipi solunum yapan bir balığın, karadaki bir kertenkeleninki gibi bir solunum sistemini nasıl geliştirmesi gerektiğini bir başka kertenkeleye aktarması imkansızdır.

Bizler tasarımlarımızı değişik modeller yaparak ya da çeşitli denemelerde bulunarak mükemmelleştirebiliriz. Örneğin Thomas Alva Edison elektrik ampulünü ilk defa yaptığında tüm bu niteliklerini kullanmıştı. Elektrik enerjisini ışık elde etmek için nasıl kullanması gerektiğini biliyordu. Bunun için gerekli sistemi kuracak bir beceriye de sahipti. Bir model yapmış ve bunda değişik malzemeleri deneyerek en iyi verimi yakalamaya çalışmıştı. Yaptığı çeşitli modeller sonucu birinde karar vermiş ve tarihe elektrik ampulünün mucidi olarak geçmiştir.

Kuş

KediDoğadaki canlılar, kesinlikle Edison’un ampulü ile aynı süreçten geçmemişlerdir. Bir kere doğadaki yaratılış delilerinin deneyim ile ortaya çıkması düşünülemez. Çünkü insan yapısı bir tasarımın üzerinde defalarca değişiklik yapabilirsiniz. Ama söz konusu olan bir canlı ise bu imkansız hale gelir. Canlılardaki sistem ve organların çoğu, çok sayıda bağımsız parçanın bir arada çalışmasıyla işlev görür. Bu parçaların bir tanesi dahi olmasa ya da sakat olsa, organ hiçbir işe yaramaz. Canlılığın temel birimi olarak kabul edilen hücre hakkında biraz bilginizin olması bunu anlamanız için yeterlidir:

“…Vücudunuzdaki her hücre saniyede ortalama 2000 protein oluşturmaktadır. Her saniyede, her hücrede ve hiç aralık verilmeksizin. Hücreler bunu öylesine mütevazi bir tavırla yapmaktadırlar ki biz bunca faaliyeti hiç ama hiç hissetmeyiz. Protein yüzlerce aminoasidin bir araya gelerek oluşturduğu bir dizidir ve aminoasitlerde yaklaşık on milyon atomdan oluşan beş yüz kadar aminoasidi seçip bunları önceden seçilmiş olan dizilerde organize ediyor, bir araya getiriyor her bir dizinin spesifik bir şekilde kıvrılıp kıvrılmadığını kontrol ediyor ve daha sonra her bir proteini her nasılsa bu özel proteine ihtiyaç duyduğunun işaretini veren belli bir alana, bazılarını hücre içine, bazılarını hücre dışına gönderiyor. Bu işlem her saniye, her hücrede tekrarlanıyor. Bedenimiz yaşayan bir mucizedir.”(1)

İnsan Vücudu

SaatHücrenin bu işleyişi bir saate göre kat kat daha karmaşıktır. Hücredeki bileşenlerin sayısı saattekinden çok daha fazladır. Bugün bilim adamları hücredeki bu karmaşık ama son derece düzenli işleyiş karşısında hayranlıklarını gizleyemiyorlar. Geçtiğimiz yüzyılın başında hücre ile ilgi kitap sayısı birkaç tane iken bugün bu konuda kütüphaneler dolusu kitap ve doküman mevcut. Bu durum “hayatın kökeni nedir?” sorusunu gündeme getirmektedir:

“Hayatın başlangıcına dair öne sürülen bütün moleküler, biyolojik ve kimyasal görüşleri ayrıntılarıyla inceleyip, bu konuda bulabildiğim bütün kitap ve makaleleri okudum. Ancak tatmin edici bir izahat ile henüz karşılaşmadım. Temel sorun ilk canlı sistemi için gerekli olan orijinal modelde (DNA ya da RNA) yatmaktadır. En temel özlerine indirgense bile, bu model çok kompleks bir yapıda olmalıydı. Sadece ve sadece bu modele dayanılarak, bir yaratıcının varolduğunu söylemek gayet makul bir şey olacaktır.”(2)

DNA
Storrs Connectuit Üni. Hücresel ve Moleküler Biyoloji Profesörlüğü yapan Prof. Jay Roth hücredeki mükemmel yapı ve organizasyonun Allah’ın varlığının ispatı için yeterli olacağını şu cümlelerle anlatır: “Sadece tek bir proteinin, örneğin glikojen fosforilizin fazlasıyla kompleks yapısı bile insanın kafasını karıştırmaya yetiyor. Protein sentezi, DNA replikasyonu ve onarımı ve aynı oranda karmaşık olan daha yüzlerce süreç göz önüne alındığında insan ancak huşu olarak tanımlanabilecek bir hisle baş başa kalır.”

Alıntılar

(1) Gerald L. Schroeder, Tanrı’nın Saklı Yüzü, Gelenek Yayıncılık, Nisan 2003, İstanbul, ss.67-68
(2) Henry Morgenau & Roy Abraham Varghese, Kosmos Bios Teos, Gelenek Yayıncılık, Ekim 2002, İstanbul, s.185.

(361 KB) Word doc (zip)
(270 KB) Adobe pdf (zip)

DOĞADAKİ DELİLLER

DOĞADAKİ DELİLLER
Diğer Konular


Thomas Alva EdisonDoğadaki yaratılış delilleri zaman zaman tasarım olarak nitelendirilmektedir. Ancak doğadaki yaratılış delilleri ile bizim yaptığımız tasarımlar arasında büyük farklılıklar mevcuttur. Bu farklar daha çok insan yapısı tasarımların ortaya çıkış şekli ile ilgilidir. Örneğin bizlerin tasarım yaparken sık sık kullandığımız “bilgi aktarımı” denen olayın doğada olmadığı görülür. Bir mühendis bir denizaltının suya dalıp çıkması için gerekli bilgileri bir başka mühendise aktararak başarısız bir tasarımı işler hale getirebilir. Ama suyun içinde solungaç tipi solunum yapan bir balığın, karadaki bir kertenkeleninki gibi bir solunum sistemini nasıl geliştirmesi gerektiğini bir başka kertenkeleye aktarması imkansızdır.

Bizler tasarımlarımızı değişik modeller yaparak ya da çeşitli denemelerde bulunarak mükemmelleştirebiliriz. Örneğin Thomas Alva Edison elektrik ampulünü ilk defa yaptığında tüm bu niteliklerini kullanmıştı. Elektrik enerjisini ışık elde etmek için nasıl kullanması gerektiğini biliyordu. Bunun için gerekli sistemi kuracak bir beceriye de sahipti. Bir model yapmış ve bunda değişik malzemeleri deneyerek en iyi verimi yakalamaya çalışmıştı. Yaptığı çeşitli modeller sonucu birinde karar vermiş ve tarihe elektrik ampulünün mucidi olarak geçmiştir.

Kuş

KediDoğadaki canlılar, kesinlikle Edison’un ampulü ile aynı süreçten geçmemişlerdir. Bir kere doğadaki yaratılış delilerinin deneyim ile ortaya çıkması düşünülemez. Çünkü insan yapısı bir tasarımın üzerinde defalarca değişiklik yapabilirsiniz. Ama söz konusu olan bir canlı ise bu imkansız hale gelir. Canlılardaki sistem ve organların çoğu, çok sayıda bağımsız parçanın bir arada çalışmasıyla işlev görür. Bu parçaların bir tanesi dahi olmasa ya da sakat olsa, organ hiçbir işe yaramaz. Canlılığın temel birimi olarak kabul edilen hücre hakkında biraz bilginizin olması bunu anlamanız için yeterlidir:

“…Vücudunuzdaki her hücre saniyede ortalama 2000 protein oluşturmaktadır. Her saniyede, her hücrede ve hiç aralık verilmeksizin. Hücreler bunu öylesine mütevazi bir tavırla yapmaktadırlar ki biz bunca faaliyeti hiç ama hiç hissetmeyiz. Protein yüzlerce aminoasidin bir araya gelerek oluşturduğu bir dizidir ve aminoasitlerde yaklaşık on milyon atomdan oluşan beş yüz kadar aminoasidi seçip bunları önceden seçilmiş olan dizilerde organize ediyor, bir araya getiriyor her bir dizinin spesifik bir şekilde kıvrılıp kıvrılmadığını kontrol ediyor ve daha sonra her bir proteini her nasılsa bu özel proteine ihtiyaç duyduğunun işaretini veren belli bir alana, bazılarını hücre içine, bazılarını hücre dışına gönderiyor. Bu işlem her saniye, her hücrede tekrarlanıyor. Bedenimiz yaşayan bir mucizedir.”(1)

İnsan Vücudu

SaatHücrenin bu işleyişi bir saate göre kat kat daha karmaşıktır. Hücredeki bileşenlerin sayısı saattekinden çok daha fazladır. Bugün bilim adamları hücredeki bu karmaşık ama son derece düzenli işleyiş karşısında hayranlıklarını gizleyemiyorlar. Geçtiğimiz yüzyılın başında hücre ile ilgi kitap sayısı birkaç tane iken bugün bu konuda kütüphaneler dolusu kitap ve doküman mevcut. Bu durum “hayatın kökeni nedir?” sorusunu gündeme getirmektedir:

“Hayatın başlangıcına dair öne sürülen bütün moleküler, biyolojik ve kimyasal görüşleri ayrıntılarıyla inceleyip, bu konuda bulabildiğim bütün kitap ve makaleleri okudum. Ancak tatmin edici bir izahat ile henüz karşılaşmadım. Temel sorun ilk canlı sistemi için gerekli olan orijinal modelde (DNA ya da RNA) yatmaktadır. En temel özlerine indirgense bile, bu model çok kompleks bir yapıda olmalıydı. Sadece ve sadece bu modele dayanılarak, bir yaratıcının varolduğunu söylemek gayet makul bir şey olacaktır.”(2)

DNA
Storrs Connectuit Üni. Hücresel ve Moleküler Biyoloji Profesörlüğü yapan Prof. Jay Roth hücredeki mükemmel yapı ve organizasyonun Allah’ın varlığının ispatı için yeterli olacağını şu cümlelerle anlatır: “Sadece tek bir proteinin, örneğin glikojen fosforilizin fazlasıyla kompleks yapısı bile insanın kafasını karıştırmaya yetiyor. Protein sentezi, DNA replikasyonu ve onarımı ve aynı oranda karmaşık olan daha yüzlerce süreç göz önüne alındığında insan ancak huşu olarak tanımlanabilecek bir hisle baş başa kalır.”

Alıntılar

(1) Gerald L. Schroeder, Tanrı’nın Saklı Yüzü, Gelenek Yayıncılık, Nisan 2003, İstanbul, ss.67-68
(2) Henry Morgenau & Roy Abraham Varghese, Kosmos Bios Teos, Gelenek Yayıncılık, Ekim 2002, İstanbul, s.185.

(361 KB) Word doc (zip)
(270 KB) Adobe pdf (zip)

ÇAĞIMIZ BİLİMADAMLARININ ALLAH VE YARATILIŞ

ÇAĞIMIZ BİLİMADAMLARININ ALLAH VE YARATILIŞ
İLE İLGİLİ DÜŞÜNCELERİ

Diğer Konular


Prof. Ulrich J. BeckerProf. Ulrich J. Becker
(MIT’de Fizik Profesörlüğü, ilgi alanı, yüksek enerjili parçacık fiziğidir.)
“Bir Yaratıcı olmadan benim var olmam nasıl mümkün olabilir ki? Bu soruya verilen ikna edici bir yanıttan haberdar değilim.”

Prof. John Erik FornaesProf. John Erik Fornaes
(Princeton Üni.’de Matematik Profesörlüğü)
“Ben Allah’ın varolduğuna ve Allah’ın evrene bütün seviyelerini, temel parçacıklardan canlı varlıklara, galaksi kümelerine kadar kapsayacak bir yapı kazandırdığına inanıyorum.”

Prof. Robert Jostrow
(Darmouth Üni. Yeryüzü Bilimleri Profesörü. Nükleer ve atmosferik fizik çalışmaları. Goddard Uzay Çalışmaları Ens. Başkanlığı.)
“Hiç kimse hayatın, basit bir bakterinin bile, bir molekül karışımından evrimleşebileceğini açıkça ortaya koyamamıştır…”

Prof. Henry Margenau
(Yale Üni. Fizik ve Doğa Felsefesi Profesörü. Birçok bilimsel derginin editörü.)
“Şuna hiç şüphe yok ki, doğa kanunları tesadüfler ya da kazalar sonucu ortaya çıkmış olamaz. O halde doğanın sayısız yasalarının ortaya çıkışına dair sorulacak cevap ne olmalıdır? Doğa kanunlarının evrensel geçerliliğine uygun olan tek bir cevap biliyorum: Doğa kanunları Allah tarafından yaratılmıştır. Allah her şeyi bilen, her şeye gücü yetendir.”

Uzay

Prof. Robert A. Naumann
(Princeton Üni. Fizik ve Kimya Profesörlüğü. Alexander von Humboldt Stiftung Senior ABD Bilim Adamı Ödülü.)
“…Şu anda kozmoloji, temel parçacık fiziği ve mikrobiyolojinin ortaya çıkan çok açık bir metafiziksel içerik barındırdığını kabul ediyorum. …evrenin mevcudiyeti, Allah’ın varolduğu sonucuna ulaşmamı gerektiriyor.”

Dr. Arno Penzias
(AT&T Bell Laboratuarları Araştırma Merkezi Başkanlığı. 1978 Nobel Fizik Ödülü.)
“Astronomi bizi benzersiz bir olaya ulaştırır; hiçlikten yaratılmış olan hayatın oluşabilmesi için sağlanması gereken koşullara uygun, hassas bir dengeye ve kendisine temel oluşturan bir plana sahip olan bir evren.”

Prof. Wolfgang Smith
(MIT ve California Üni.’de Profesörlük. Columbia Üni. Matematik Doktorası.)
“Ben Darwinizm'e karşı çıkıyorum ya da şöyle söyleyeyim, varsayılan makro evrimsel sıçrayışların ardında yatan mekanizma ya da harekete geçirici sebep her ne olarak görülürse görülsün bu tip dönüşümcü hipotezlere karşı çıkıyorum. Dahası ben Darwinizm'i bilimsel bir teori olarak değil, daha çok bilimsel bir kamuflaja sokulmuş sahte-metafiziksel bir hipotez olarak görüyorum. Allah’ın mevcudiyetinden ya da Allah gerçeğinden daha açık olan bir şey daha olmadığını düşünüyorum.”

Prof. Walter Thirring
(Viyana Üni. Teorik Fizik Ens. Yöneticisi)
“Bence, hayatlarını Harmonia Mundi’yi (dünyadaki ahenk) keşfetmeye adayan bilim adamlarının onun içindeki ilahi niyeti görmemeleri mümkün değildir.”

Prof. Shoichi Yoshikawa
(Princeton Üni. Astrofizik bölümünde profesörlük. MIT’de Nükleer Mühendislik Doktorası.)
“Ben evreni ve hayatı Allah’ın ortaya çıkardığına inanıyorum. Homo sapiens de, fizik yasaları da Allah tarafından yaratıldı.”

Dr. R. Merle D’aubigne
(Paris. Üni. Ortopedi Bölüm Başkanı. Croix de Guerre Şeref Nişanı.)
“Laboratuar ortamında yeniden sağlanmadığı sürece, proteinlerin aynı anda, oksijenle sürekli temas halinde kalarak kendini korumak ve üremek zorunda olan bir organizma meydana getirdikleri bir fiziksel ya da kimyasal durumun yaşandığına ikna olmam mümkün değil. Kişisel olarak ben, yaşam koşullarındaki değişikliklere bağlı olarak gerçekleşen mutasyonun beynin, ciğerlerin, kalbin, böbreklerin hatta eklem ve kasların karmaşık ve rasyonel düzenini açıklayabileceği fikrini tatmin edici bulmuyorum. Akıl sahibi ya da düzenleyici bir güç olduğu fikrinden nasıl kaçınılabilir ki?”

Sir John EcclesSir john Eccles
(Nörofizyolog, Doktor. Oxford Üni. Tabii Bilimler Doktorası. 1973 Nobel Tıp Ödülü.)
“Eğer her şeyde bir amaç ve tasarımın hakim olduğuna inanmazsanız o zaman her şeyin sadece şans ve gereklilikten ibaret olduğunu öne sürebilirsiniz. Ama varoluşunuzu açıklamak için şans ve gerekliliğe bağlı kalmak aptalca bir şeydir. Bütün hayat ve elbette bütün insanlar kusursuz bir yaratılış planının parçasıdırlar.”

Prof. Jay Roth
(Storrs Connectuit Üni. Hücresel ve Moleküler Biyoloji Profesörlüğü. Purdue Üni. Organik Kimya Doktorası.)
DNA“Yaşadığımız evrenin fiziki doğası hakkında söylenecek çok fazla şey var; hayatın desteklenmesi için her şeye hakim olan o kesin denge… evrenin fiziksel özellikleri beni, oyumu bütün bunları planlayan bir varlık ya da Yaratıcı’dan yana kullanmaya sevk ediyor. Sadece tek bir proteinin, örneğin glikojen fosforilizin fazlasıyla kompleks yapısı bile insanın kafasını karıştırmaya yetiyor. Protein sentezi, DNA replikasyonu ve onarımı ve aynı oranda karmaşık olan daha yüzlerce süreç göz önüne alındığında insan ancak huşu olarak tanımlanabilecek bir hisle baş başa kalır.”

Prof. Janos Szentagothai
(Budapeşte Semmelweis Tıp Fak. Anatomi Profesörlüğü. Macaristan Bilimler Akademisi Başkanlığı)
“…Evrenin başlangıcına dair edinilen bilgilerin hiçbir zaman –bu yolda ne kadar yol kat edilirse edilsin- ilk başta etkin olan Yaratıcı birs gücün varlığını olumsuzlaştırmaya yetmeyeceğini düşünüyorum. …Allah’ın varlığına … tamamen ikna olmuş durumdayım.”

Alıntılar

Henry Margenau & Roy A. Varghese, Cosmos. Bios, Theos, Open Court Publishing Company, Illinois, Mayıs 1992

(217 KB) Word doc (zip)
(213 KB) Adobe pdf (zip)

BAKTERİLERDEKİ ELEKTRİK ÜRETİM TEKNOLOJİSİ

BAKTERİLERDEKİ ELEKTRİK ÜRETİM TEKNOLOJİSİ
Haberler


Rhodofeax ferriredunces
Bilimsel adı Rhodofeax ferriredunces olan bu bakteri elektrik üretimi için kullanılabiliyor.

Yakında radyo, saat ya da cep telefonlarının pillerini, prize değil de bir kutu şekere takacağınız cihazla şarj edebileceğiz. Bu bir varsayım değil. Mükemmel tasarıma sahip mikroorganizmaların bizler için sağladıkları yeni bir imkan.
Günümüzde enerji üretimi için birçok yöntem kullanılıyor. Bunların pek çoğu kömür, petrol gibi fosil kökenli yakıtlara dayalı. Kömür ve petrol yeryüzünde yaygın olmadığı için bu yöntemle enerji üretmek her zaman mümkün olmuyor. Üstelik bunları kullanarak enerji üreten tesisler için büyük yatırımlar yapmak gerekiyor. Bazen yatırım konusunda problem olmasa bile çeşitli çevresel sorunlarla karşılaşılabiliyor.
Bakteri ve ElektrikMassachusetts Amherts Üniversitesi’nde geliştirilen bir yöntem enerji üretimindeki tüm yatırım ve çevresel sorunlara çözüm olmaya aday. Profesör Derek Lovley ve araştırmacı Swades Chaudhuri, bilimsel adı “Rhodoferax ferriredunces” olan bir bakterinin yaratılışındaki bir özelliği kullanarak elektrik ürettiler. (1) Bu mikroorganizma karbonhidratları kullanarak doğrudan doğruya elektrotların üzerine transfer edilebilen bir elektrik üretebiliyor. Üretim sırasında elde edilen tek yan ürün ise karbondioksit.
Lovley’e yaptıkları keşifle ilgili olarak şunları söylüyor:
“Şekeri elektriğe dönüştürmeye çalışan mikrobik yakıt hücreleri oldukça karlı. Geçmişte benzeri işlemlerle yakıtın %10’u elektriğe dönüştürülebilirken bu oran bugün %80’lerin üzerinde. Ayrıca bundan önceki karbonhidratları elektriğe çevirme çalışmalarında insanlar üzerinde zehir etkisi yapan aracı sistemlere ihtiyaç duyuluyordu. Bizim bulduğumuz bu organizma ise bir aracıya gerek duymuyor çünkü direkt olarak elektrotların yüzeylerine bağlanıyor. Bu da çok büyük avantajlardan bir tanesi. İnsanlar bundan önce de bir aracı olmadan bu işi yapmışlardı, ama dönüşümleri %1’den bile az olmuştu. Ayrıca elektrik üretmekte hiçbir zehirli element kullanmamak oldukça büyük bir avantaj.” (2)
BakterilerBakteri elektrik üretmek için bir dizi kimyasal işlem yapıyor. Bilim adamları yapılan işlemi “demir oksitteki oksijeni, şekerin oksitlenmesinde kullanmak ve sonuçta açığa çıkan elektronları hasat etmek” biçiminde özetliyorlar. Bu yöntem ile üretilen enerji “bir kase şeker kullanılarak 60 watt’lık bir ampulü 17 saat boyunca yakabilecek” (3) bir kapasiteye sahip. Bilim adamları şu an bakterilerden bir hesap makinesini çalıştırabilecek kadar elektrik üretebiliyorlar. Lovley daha iyi iletkenlerin ve daha çok bakterinin bağlanabileceği bir reseptörün kullanılması durumunda daha büyük kapasitelerde enerji elde edeceklerini söylüyorlar. (4)
Karbonhidratlı yiyecekler enerji bakımından oldukça zengin. Endüstriyel kuruluşların ve konutların atıklarında da böyle bir enerji bulunuyor. Enerji bakımından zengin gıdalardan sadece bedensel faaliyetlerimizde kullanmak üzere yararlanıyoruz ama şu anki teknolojik seviyemiz gıdaları kullanarak elektrik santrallerini çalıştırmayı mümkün kılmıyor. Atıklar ise çözülememiş çevresel bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.
Bilim adamları şimdi bazı bakterilerden bunları sorun olmaktan çıkarıp yeniden faydalı hale getirecek yöntemleri öğreniyorlar. Rhodoferax bakterileri yılların bilgi birikimi ve teknolojisine sahip insanoğluna bugüne kadar başaramadığı bir şeyi öğretiyor. Bu gerçek karşısında bakterinin bu bilgiye nasıl sahip olduğu sorusu ortaya çıkıyor. Elbette ki tek hücreli bir canlının şuur ve bilinçle hareket ettiğini kabul etmek mümkün değildir.
Evrimi savunan bilim adamlarına göre bakteriler yaşamın en ilkel formlarından biridir. Bu nedenle bakterilerin oldukça basit bir yapıda olmaları gerekmektedir. Ne var ki bakteriler, evrimcilerin arzu ettikleri gibi, ilkel bir yapıya değil tam tersine aşamalı bir evrimin olmadığını kanıtlayan kompleks yapılara sahiptirler. Darwinistlerin "basit" olarak tanımladıkları bu canlı, İngiliz Zoolog Sir James Gray'in ifadesi ile bir laboratuvarın faaliyetlerinden çok daha fazlasını gerçekleştirmektedir. Gray'in bu konudaki sözleri şöyledir:
“Bir bakteri, insanın bildiği herhangi bir cansız sistemden çok daha karmaşıktır. Dünyada, en küçük canlı organizmanın biyokimyasal faaliyetiyle rekabet edecek bir laboratuvar yoktur.” (5)

Bakterilerin bilinçli hareket edip karmaşık kimyasal işlemler yapmalarını onlara ilham eden, tüm ilimlerin üstünde ilim sahibi olan, tüm akıllardan üstün bir akla sahip olan Allah'tır. Tek bir hücrede sergilenen bu benzersiz akıl ve sanat, kuşkusuz, küçücük bir varlığa bu muhteşem özellikleri veren Allah'ın yarattığı mucizeleri ve O'nun sonsuz ilmini görmek için büyük bir fırsattır.

Alıntılar

(1) http://www.nature.com/cgi-taf/DynaPage.taf?file=/neuro/journal/vaop/ncurrent/abs/nn1122.html&dynoptions=doi1063386622
(2) http://www.fuelcelltoday.com/FuelCellToday/ IndustryInformation/IndustryInformationExternal/NewsDisplayArticle/0,1602,3368,00.html
(3) A.g.e.
(4) Bu araştırma ABD, Donanma Araştırma Bürosu ve Savunma bakanlığına bağlı proje araştırma ajansı tarafından da desteklenmektedir.
(5) Sir James Gray, The Science of Life, chapter in Science Today, 1961, sf. 21

(70 KB) Word doc (zip)

YAŞAMAK İÇİN ZEHİRLİ GAZ SOLUYAN CANLILAR

YAŞAMAK İÇİN ZEHİRLİ GAZ SOLUYAN CANLILAR
Haberler


Hidrotermal AğızDeniz dibinin güneş ışığı alamayacak kadar derin bölgeleri tıpkı karalardaki çöllere benzer. Güneşten yoksun bu sularda besin kaynakları oldukça sınırlıdır, bu yüzden de buralarda canlılılara rastlayamazsınız. Ancak 1977 yılında bilim adamları Galapagos Adaları’nın 320 km kuzeydoğusunda, deniz yüzeyinin 1600 m. altında bu durumun tam aksi ile karşılaştılar. Burada benzeri diğer yerlerden farklı olarak omurgasız türlerden büyük bir canlı topluluğu yaşıyordu: uzunluğu bir metreye kadar varan ve bazalt kayalara yapışmış halde yaşayan dev deniz solucanları, 30 cm büyüklüğünde koca beyaz istiridyeler ve midye kümeleri, yengeçler, karidesler ve balıklar.
Buradaki canlıları ilginç kılan şey ise, sadece deniz dibinin çok derinlerindeki karanlık sularında yaşamaları değildi. Bu canlı topluluğu deniz altında yer alan volkan ağzının yakınında yaşamlarını sürdürüyorlardı. Oysa burası, canlıları pişirecek kadar sıcak, paramparça edecek kadar da asitli sularla kaplıydı.(1) Peki, ama bu kadar çok canlı türü nasıl oluyor da hem güneş ışığı dolayısıyla besin sağlanamayan, hem de son derece zehirli olan bir ortamda yaşayabiliyordu?
Bu sularda yaşayan canlılar, volkan ağızlarından yayılan hidrojen sülfürün (H2S) zehirleyici özelliğini etkisiz kılacak bir tasarıma sahiptir. Allah’ın yarattığı bu özel tasarım sayesinde zehirlenip ölmedikleri gibi ihtiyacını duydukları besini ve enerjiyi de temin edebilirler. Bunun için hidrojen sülfürü oksijen ile “yakarak”, su ve çeşitli sülfatlar üretirler.

Hidrojen sülfür + Oksijen --> Su + Sülfatlar

Bu kimyasal işlem kükürdü işleyebilen özel bir bakteri ile kurulan özel bir organizasyon ile mümkün olmaktadır.

Sülfür Dönüşüm
Çoğu hayvan için sülfür son derece zehirleyicidir. Sülfür, kandaki hemoglobine bağlanarak solunumun yapılması için gerekli olan “sitokrom C oksidaz” enzimini engelleyerek canlının ölümüne neden olur (A). Allah, sülfürce zengin hidrotermal ağızlarda yaşayan hayvanları sülfür zehirlenmesinden korunmalarını sağlayacak bir tasarım ile yaratmıştır. Tüp solucanı da (Riftia pachyptila) bu canlılardan biridir. Riftia’daki hemoglobin molekülünde sülfürün bağlanabilmesi için özel bir bölge vardır. Bu sayede oksijenle sülfür aynı anda kanda taşınabilmektedir (B). Hidrotermal ağızlarda yaşayan ve bilimsel adı Calyptogena magnifica olan istiridye türünde ise sülfür canlının içindeki bakterilere taşıyan özel bir protein vardır. İstiridye bu protein sayesinde zehirli gazlardan korunur (C). Başka bir hidrotermal ağız canlısı olan bir tür yengeçte (Bytbograea thermydron) da iç ortak yaşam bakterileri yoktur; bu yengeç, karaciğere benzeyen hepatopankreasında sülfürü zehirleyici olmayan bir kimyasal yapıya (tiyosülfat) dönüştürerek zehirleyici etkisini yok eder (D).

Zehirli Gaz Uzmanı Bakteriler
Kükürtçe zengin ortamlar pek çok canlı için öldürücü nitelikte iken bazı bakteriler için buralar eşsiz yaşam alanlarıdır. Bu bakteriler bitkiler gibi kendi besinlerini kendileri üretirler. Bilim adamları bu nedenle onları “kendibeslek” olarak adlandırırlar. Ancak bu bakteriler, besin üretimi sırasında karbondan bitkiler gibi güneş ışığını değil, hidrojen sülfürü kullanırlar. Bilindiği gibi bitkiler, karbondioksiti besin maddesi olarak kullanabilecekleri organik moleküllere dönüştürmek için gereken enerjiyi güneşten temin ederler. Bu nedenle bitkiler “ışık kullanan kendibeslek” olarak bilinirken; bu bakteriler ise “bakterilere kimyasal-kendibeslekler” olarak adlandırılırlar.
Sülfürü gerçekleştirdikleri kimyasal işlemler sayesinde kullanıma uygun hale getiren bu bakteriler, diğer hayvan türleri için yiyecek sağlayarak volkanik ağızdaki besin zincirinin temelini oluştururlar. Yeşil bitkilerle kükürt bakterilerinin önemli bir ortak özellikleri her ikisinin de besin zincirindeki birincil üretici olmalarıdır. Bu bakteriler deniz dibinde volkan ağzında yaşayan diğer canlıların varlığı için çok önemlidir. Kimyasal-kendibeslek bakteriler ile diğer canlılar arsında nasıl bir ilişki vardır?

Su İçi Deney
Fotosentez ve kemosentez yapan canlıların kullandıkları enerji kaynakları farklıdır, ancak dönüşüm süreci ve son ürünler aynıdır. Fotosentezde ışık, bitkilerin kloroplastları tarafından emilir ve besin zincirine girerek otçulardan etçilere geçen şeker, yağ ve amino asitleri üreten bir süreç olan Kalvin döngüsüyle karbon sabitlenmesini yürütür. Kemosentezde ise, enerji, okyanus tabanındaki ağızlardan gelen hidrojen sülfür tarafından sağlanır. Hidrojen sülfür bakteriler tarafından alınır: Ayrıca, tüp solucanları gibi volkanik ağız hayvanları da bu bileşiği emer ve solucanların içindeki ortak yaşam bakterilerine taşırlar. Bakterilerde hidrojen sülfür yükseltgenir ve Kalvin çevrimine enerji sağlar. Son ürünler besin zincirine girer, doğrudan doğruya alt sıradaki etçillerden üst sıradaki etçillere geçer.

Tüp Solucanın Bakterilerle Yaşam Birliği Oluşturmasını Sağlayan Tasarımı
Zehir Soluyan CanlıBilim adamları James J. Childress, Horst Felbeck ve George N. Somero Scietific American dergisinde yazdıkları bir makalede deniz dibindeki volkan ağızlarında yaşayan canlıları üstün özellikleri nedeniyle olağandışı olarak nitelerler:(2)
“Geleneksel anatomik standartlara göre Riftiaolağandışı bir yaratık. Bu solucan, temelde, ağzı ya da bir sindirim sistemi ve parçacık halindeki besinleri yutacak hiçbir sistemi olmayan, kapalı bir kesedir. Üst ucunda oksijen, karbondioksit ve hidrojen sülfürün değişimi sağlanır. Sorgucun altında, solucanın tutunmasını sağlayan bir kas halkası –yaka- bulunur. Hayvanın geri kalan kısmı, iç organlarını içeren ince duvarlı bir keseden oluşur denebilir. Bu organların en büyüğü, vücut boşluğunun çoğunu kaplayan trofozomdur. İsminden de anlaşılacağı gibi, trofozom (besleyici gövde) solucanın beslenmesine önemli ölçüde katkıda bulunur; ancak bu organda dış dünyadaki parçacıkların solucanın içine girebilecekleri bir kanal yoktur. İşte asıl soru, olağandışı anatomisine bakıldığında Riftia’nın yaşamda kalabilmesi için gerekli besin maddelerini nasıl elde edebildiğiydi.”

Zehir Soluyan Canlı

Riftia’nın trafozom isimli organında çok sayıda kimyasal-kendibeslek bakteri bulunur. Bu bakteriler ile Riftia arasında mükemmel bir ortak yaşam ilişkisi mevcuttur. Ortak yaşam, iki farklı türün birarada bulunduğu ve türlerden birinin yaşamının diğerinin yaşamıyla iç içe olduğu bir ilişkidir. Bir tür (konuk), diğer bir türün (konakçı) vücudu içerisinde yaşıyorsa, bu ilişkiye “içsel ortak yaşam” denir.
Riftia ile bakteriler arasındaki içsel ortak yaşam karşılıklı yarar ilkesine dayanır. Tüp solucanı bakteriden, indirgenmiş karbon molekülleri alır ve bunun karşılığında bakteriye kimyasal-kendibeslek mekanizmasına yakıt sağlayacak hammaddeleri verir. Bu maddeler karbondioksit, oksijen ve hidrojen sülfürdür. Riftia bu kimyasalları sorgucu aracılığıyla emer ve daha sonra dolaşım sistemi yoluyla trofozomdaki bakterilere taşır.
“Solucanın trofozomuna, bakterilerin indirgenmiş karbon bileşikleri üreten ve bunları konakçı hayvana yiyecek olarak aktaran işçilerin çalıştığı fabrika-içi bir tesis olarak bakabiliriz.”(3)
Hidrojen sülfür yüksek derecede zehirleyici bir bileşiktir ve solunumu sekteye uğratma konusunda siyanürle kıyaslanabilir. Sülfür, hayvanların çoğunda, solunumu iki yoldan engeller: Ana taşıyıcı olan hemoglobin molekülündeki bağlanma bölgelerini kapatır ve önemli bir solunma enzimi olan sitokrom C oksidazı zehirler. Ancak, Riftia’da sülfür kimyasal olarak oksijenin bağlanmasını etkilemez ve çoğu hayvan için öldürücü olabilecek sülfür derişimlerinde bile solucanın solunum hızı oldukça yüksek düzeylerde seyreder.
Riftia’nın yaşayabilmesi için tasarımında üç önemli özelliğin aynı anda var olması şarttır:

  1. Volkanik ağızdan gelen sudan sülfürü alacak özel bir taşıma sistemi,
  2. Sülfürün kanda hemoglobin molekülü üzerindeki bağlanma bölgeleri için oksijenle rekabete girmeksizin veya oksijenle tepkimesine izin vermeksizin taşınması,(4)
  3. Riftia’nın, sülfürün hücrelere sızmasını ve solunumu zehirlemesini engelleyecek mekanizma.

Bakteri ŞemaTüp solucanı Riftia, koruyucu dış tüpünün içindeki bir kas halkası ile bazalt kayalara tutunur.

Riftia’nın ön ucunda bir solunum sorgucu yer alır.

Oksijen, sülfür ve karbondioksit, sorguç iplikçileri (a) yoluyla emilir, kan (kırmızı ile gösterilmiştir) yoluyla trofozom hücrelerine (mavi ile gösterilmiştir) taşınır.

Trofozom, kemosentez bölgesi, hayvanın kütlesinin altıda birine karşılık gelir ve vücut boşluğunun çoğunu doldurur.

Trofozom hücreleri içinde içsel ortak yaşam bakterilerinden oluşan yoğun koloniler yaşar (b).

Oksijen, sülfür ve karbondioksit solucanın kılcal damarlarından bakteriye aktarılır (c).

Besin maddeleri, bakteriden kılcal damarlara geçerek hayvanın içerisinde dağılır.

Oksijen kullanan organizmalarda en önemli enerji değişim birimi kısaca ATP olarak bilinen adenozin trifosattır. ATP’nin sentezlendiği süreçteki son basamaktan sitokrom C oksidaz enzimi sorumludur. Birçok hayvan için, ufacık sülfür derişimleri bile, sitokrom C oksidazının işlevinin engellenmesi ve nihayetinde de canlının ölmesi için yeterlidir. Oysa Riftia’da sitokrom C oksidaz, sülfürün olumsuz etkilerinden korunur.

Tüp Solucanlar
Resimde Doğu Pasifik yükseltisi üzerindeki bir bölgede, sülfürce zengin deniz tabanındaki çatlaklar boyunca tüp solucanlarının çevresinde kümelenmiş büyük istiridyeler (Calyptogena magnifica) görünüyor.

Riftia kan bakımından zengindir; solungacın sorgucuna koyu kırmızı rengi veren, solucanın toplam hacminin yüzde 30’dan fazlasını içeren, hemoglobindir. Tüp solucanın hemoglobini ile diğer hemoglobinler arasındaki en önemli fark, hem oksijen hem de sülfüre aynı anda bağlanabilmesidir. Tüp solucanının hemoglobininde sülfürün bağlandığı bölge oksijenin bağlandığı bölgeden farklı bir bölgedir. Bu sayede sülfür hayvanın vücudunda diğer canlılarda olduğu gibi öldürücü etki gösteren kimyasal tepkimeyi gerçekleştiremez. Ayrıca sülfür korunarak kan aracılığıyla bakteriler tarafından işleneceği trofozoma taşınır.(5)
İşte Riftia’yı da sülfürün öldürücü etkilerinden koruyan hemoglobinindeki bu özel tasarımdır.

Sülfür Soluyan Canlılar Evrimi İmkansız Kılıyor
HemoglobinBilim adamları kimyasal maddeleri çoğu zaman “yapısal formül” adı verilen bir gösterim ile yazarlar. Örneğin su için H2O ya da sülfürik asit için H2SO4. Yapısal formüllere bakılarak bir kimyasal maddede hangi elementin atomundan kaç tane olduğunu anlayabilirsiniz. Mesela suda 2 hidrojen ve 1 oksijen atomu bulunur. Sülfürik asitte ise 2 hidrojen, 1 kükürt ve 4 oksijen atomu bulunur.
Peki ya hemoglobin adlı proteininin yapısal formülünü yazmaya kalkışsaydık? Hemoglobin içinde çok sayıda atom bulunan oldukça karmaşık bir yapıya sahiptir. Eğer yazmaya kalkışsaydık onun yapısal formülü bu sayfanın tamamına ancak sığardı.(6)
Şüphesiz hemoglobinin karmaşık yapısı yaptığı çok özel işle ilgilidir. Hemoglobinin en önemli özelliği, oksijen atomlarını yakalama yeteneğidir. Bu yetenekli molekül, kandaki milyonlarca molekül içinden özellikle oksijen moleküllerini seçer ve onları yakalar. Bunu bir yetenek olarak nitelendiriyoruz çünkü rastgele oksijen molekülüne bağlanan bir molekül okside olur ve işlev göremez hale gelir. Bu nedenle hemoglobin, usta bir avcı gibi, avına hiç dokunmadan, onu sanki bir maşa ile tutar gibi yakalar. Hemoglobine bu özelliği kazandıran ise Allah'ın yarattığı kendine has tasarımıdır.
Michael DentonDünyaca ünlü mikrobiyolog Michael Denton, Nature's Destiny isimli kitabında hemoglobinlerin kusursuz tasarımlarından şöyle söz eder:
“Yüksek metabolik seviyesi olan organizmalar için etkin bir oksijen taşıma sistemi gerekir. Bu nedenle hemoglobin gibi özelliklere sahip bir molekül, organizma için son derece önemlidir. Hemoglobinin yerine başka alternatifler olabilir mi? Bilinen oksijen taşıyan sistemlerinin hiçbiri hemoglobinin oksijen taşımadaki etkinliğine yaklaşamamışlardır bile.”(7)
Peki böyle bir molekül James J. Childress, Horst Felbeck ve George N. Somero gibi bilim adamlarının iddia ettiği gibi evrimleşerek ortaya çıkmış olabilir mi? Evrimciler hemoglobinin zaman içinde aşama aşama gelişmelerle meydana geldiğini iddia ederler. Yani bu iddiaya göre kanın var olduğu ama içinde hemoglobin molekülünün henüz bulunmadığı bir dönem vardır. Oysa bu evrim teorisi açısından büyük bir çelişkidir. Kan denen sıvı, hemoglobin molekülü olmadan işlevini yerine getiremez ve hücrelerine oksijen ulaşmayan canlı ise hemen ölür. Bu canlının hemoglobin molekülünün oluşumunu bekleyecek zamanı yoktur. Görüldüğü gibi kan oluştuğu anda hemoglobinin de oluşması gerekmektedir. Yani kanın, tüm özellikleri ve yapıları ile birlikte tek bir anda ortaya çıkması şarttır.
Tüp solucanın hemoglobini ise evrimciler açısından daha büyük bir açmazdır. Bu canlıda kanın sadece oksijeni tutma özelliğinin var olması yeterli değildir. Hemoglobinin üzerinde sülfürü yakalayarak kendini bağlayacağı özel bir yer olmalıdır. Tüp solucanındaki hemoglobin ile taşıdığı oksijen ve arasındaki ilişki bir kapının üzerindeki iki kilit gibidir. Kapıyı açabilmeniz için elinizde her iki kilide de uygun anahtar olmalıdır. Bu uygunluk anahtardaki her bir diş için kilitte de olmalıdır. Herhangi bir anahtardaki herhangi bir dişte farklılık olduğunda kapının önünde kalırsınız. Kısacası solucanın volkan ağzında yaşayabilmek için gerçekleşmesi için aşamaları beklemesi gibi bir durum söz konusu değildir. Evrimcilerin aşamalı oluşum iddiaları bu noktada tamamen çökmekte ve kanı Allah'ın tek bir anda yarattığı ortaya çıkmaktadır.
Hemoglobinin oksijen ve sülfür taşıma şekli olabilecek en ideal taşıma şeklidir. Hemoglobin molekülünün, hayvanın vücudundaki karanlıkta, kendi boyutlarına göre inanılmaz büyüklükteki bir yerin içinde oksijen ve sülfür ayrımını yapabilmesi imkansızdır. Üstelik hem ayrım yapılacak hem de sülfür diğer moleküllerden izole edilerek en uygun biçimde yolculuğa çıkarılacak uygun yere (bakteriye) geldiğinde de bırakılacaktır. Tüm bunlar çok üstün bir aklın ve tasarımın varlığını ortaya koymaktadır.
Bir molekülün düşünme, karar verme, seçme ve tercih yapma gibi özellikler gerektiren bu gibi davranışlarda bulunması elbette ki düşündürücüdür.
Bu molekülün sergilediği olağanüstü şuur sayesinde tüp solucanı yaşamını rahatlıkla sürdürebilmektedir. Tüp solucanın vücudunda yüz milyonlarca hemoglobin molekülü bulunur. Bu moleküllerin tümü bu işlemleri hiçbir karışıklık çıkmadan yapabilecek özelliklere sahiptir. Hemoglobin moleküllerinin sayısı ve bu moleküllerin hepsinin istisnasız aynı yeteneklere sahip oldukları düşünüldüğünde konunun önemi daha net anlaşılmaktadır.
Böyle bir seçiciliğin tesadüfen ortaya çıkamayacağı, tesadüflerin insan vücudundaki milyarlarca hemoglobine bu özellikleri kazandıramayacağı akıl sahibi her insan için çok açık bir gerçektir. Hemoglobin molekülünü yaratan ve her insanın vücuduna tüm özellikleriyle birlikte yerleştiren Allah'tır.

Alıntılar

(1) Okyanus tabanındaki sıcak su kaynakları ile ilgili ayrıntılı bilgi için bakınız: John M. Edmond ve Karen Von Damm, “Hot Springs on teh Ocean Flor”, Scientific American, Nisan 1983.
(2) James J. Childress, Horst Felbeck ve Goeorge N. Somero, Scinetific American, Mayıs 1987
(3) A.g.e.
(4) Ortamda oksijen olduğunda, sülfür son derece kararsızdır ve hızla bozunarak tiyosülfat ve elementsel kükürt gibi biçimlere yükseltgenir.
(5) James L. Gould ve Carol Grant Gould, Life at the Edge, W. H. Freeman and Company, 1989.
(6) L. Vlasov ve D. Trifonov, 107 Kimya Öyküsü, TUBİTAK, Ankara Haziran 2001, 16.Basım, s.140.
(7) Michael Denton, Nature's Destiny, Free Press, New York, s. 201-202

(321 KB) Word doc (zip)
(420 KB) Adobe pdf (zip)

SES ÜSTÜ DALGALARLA HABERLEŞEN KURBAĞALAR

SES ÜSTÜ DALGALARLA HABERLEŞEN KURBAĞALAR
Doğa Ve Teknoloji


Bilimsel adı Amolops tormotus olan Çin kurbağası, Çin’de yüksek şelaleler ve nehirlerle kaplı bir bölgede yaşayan nadir görülen bir kurbağa türüdür. Bu kurbağaların yaşam alanlarına yoğun bir su sesi hakimdir. (1) İletişime engel oluşturan bu tür sesler bilim adamlarınca “gürültü” olarak adlandırılır. Bilim adamları başlangıçta kurbağaların, bu gürültüler nedeniyle haberleşmelerinden de büyük güçlükler yaşadıklarını düşünmüşlerdi. Ancak çok ilginçtir ki, yapılan araştırmalar bu kurbağaların sorunsuz bir şekilde haberleştiklerini gösterdi. Peki, ama nasıl?
Bu küçük canlılar ses sinyallerini “ses üstü” denilen insan kulağının duyamayacağı çok yüksek frekanslarda yollarlar. (2) Araştırmayı yürüten ekibin lideri Illinois Üniversitesi’nden Albert Feng bu türün erkek kurbağalarının 128kHz’den yüksek frekanslarda sesler çıkartabildiğini tespit ettiklerini belirtiyor. (3) Bu frekans, insanın duyabildiği en yüksek frekanslı sesten kat kat daha fazladır. Ne var ki, ses sinyallerini bu yüksek frekanslarda göndermenin tek başına hiç bir anlamı yoktur. Çünkü bu ses sinyallerinin anlam kazanması için onları algılayabilecek özellikte kulakların da olması şarttır. Allah bu küçük canlıların kulaklarını yüksek frekanslı ses sinyallerini algılayacak şekilde yaratmıştır.

KurbağaBir Kurbağa Bunları Bilebilir mi?

Frekans, Ses kaynağının birim zaman
içerisinde yaptığı titreşim sayısıdır.
Hertz, ses dalgalarının 1 saniye içindeki yayılma sıklığını anlatmak için kullanılan birimdir.
Ses, cisimlerin titreşimi sonucunda meydana gelir. Sesin iletilebilmesi için hava veya su gibi bir ortam gereklidir. Ses dalgalarının yayılma hızı, üzerinde ilerlediği ortamın yoğunluğuna bağlıdır.
Ses dalgaları üçe ayrılır:

  • Infrasound (ses ötesi), frekansı 20 hertz veya altındaki seslerdir.
  • İşitilebilir ses, frekansı 20 – 20.000 hertz arasında olan kulaklarımızla duyabildiğimiz seslerdir.
  • Ultrasound (ses üstü), frekansı 20.000 hertz üzerindeki (2 – 15 Mhz) kulağımızla işitemeyeceğimiz seslerdir.

Albert Feng bu kurbağalar üzerinde yaptığı araştırmalarda hayvanın, kulak zarlarının ince olduğunu, çukur şeklindeki kulaklarının, kulak zarı ve kulak arasındaki mesafeyi azalttığını, bu sayede de ultrasound(ses üstü) sesleri duymanın mümkün olabildiğini tespit etmiştir. (4)
Çin kurbağaları hakkında edinilen bu bilgilerden sonra şu sorular gündeme gelmiştir:

  1. Bu kurbağalar yaşadıkları bölgede bulunan gürültülerin belli bir frekans aralığında olduğunu nereden bilirler?
  2. Bu problemin üstesinden gelebilmek için yüksek frekansta ses sinyalleri göndermeleri gerektiğini bilebilirler mi?
  3. Yüksek frekans yayacak ses sistemi vücutlarında nasıl var olmuştur?
  4. Yüksek frekanslı sesleri algılayacak kulakları nasıl var olmuştur?

Albert Feng
Haberleşmek için ses üstü dalgaları kullanan kurbağalarla ilgili araştırmayı yapan ekibin liderliğini yapan Albert Feng.

Elbette kurbağadaki bu mükemmel sistemi bu küçük canlının kendi başına geliştirmiş olması düşünülemez. Çünkü ortada özel şartlarda kullanılmak üzere hazırlanmış bir verici ve bu vericiye göre ayarlanmış bir de alıcı bulunmaktadır.
Tüm bu sistemin ortaya çıkışını evrim teorisinin iddia ettiği gibi "tesadüf" ile açıklamak da mümkün değildir. Çin kurbağasındaki ultrasound iletişim sistemi kompleks bir yapıdır ve asla rastgele gerçekleşen mutasyonlarla açıklanamaz. Sistemin çalışabilmesi için, tüm ayrıntılarıyla aynı anda, kusursuz olarak var olması zorunludur. Kurbağa hem yüksek frekanslarda ses yayacak yapıya, hem de bu sesleri algılayıp analiz edecek nitelikte bir organa sahip olmalıdır ki, bu sistem işe yarasın. Elbette tüm bunlar rastlantılarla açıklanamaz. Açıktır ki bu kusursuz sistemi, ilmi her şeyi kuşatan ve her şeye gücü yeten, alemlerin Rabbi olan Allah yaratmıştır.

Alıntılar

(1) Old World frog and bird vocalizations contain prominent ultrasonic harmonics, Acoustical Society of America, February 2004
(2) Ultrasonic communication in frogs, Nature Volume 440, March 2006
(3) http://dsc.discovery.com/news/afp/20060313/frog_ani.html?source=rss
(4) http://dsc.discovery.com/news/afp/20060313/frog_ani.html?source=rss

(111 KB) Word doc (zip)
(231 KB) Adobe pdf (zip)