Mucize Gezegen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mucize Gezegen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Last Chaos 61212

9 Kasım 2007 Cuma


Adventure & RPG

Free Games - Last Chaos


Last Chaos is an on-line role playing game where thousands of players can simultaneously be connected, fight and upgrade their courage and battle skills through adventures, quests and crafting skills with fellow adventurers.

Set in the land of Iris, a place where anarchy, terror and ambition reign after an epic struggle between the Gods, players must use their skill and cunning to unite Iris and become its supreme ruler. Players acquire bravery, intelligence and strength to become the true emperor by accomplishing missions, learning crafting skills and experiencing adventures in the huge and unknown world.


Download

File Size = 407.8 MB

YAĞMURLARIN ÖNÜNDEKİ RÜZGARLAR

8 Kasım 2007 Perşembe

YAĞMURLARIN ÖNÜNDEKİ RÜZGARLAR
Mucize Gezegen


Yaprağın dahi kımıldamadığı sıcak bir yaz gününde birdenbire ortaya çıkan serinletici meltemler, denizleri alt üst eden, ağaçları kökünden söküp, arabaları ve evleri, oradan oraya savuran kasırgalar, Fırtına Bulutlarıbulutları önlerine katıp biraraya getiren ve yağmurları başlatan fırtınalar… Hepsi çoğu kişinin sıradan bir doğa olayı olarak gördüğü Rüzgârlar sayesinde gerçekleşir. Peki nasıl oluyor da bir Rüzgâr, yüzümüzü hafif hafif okşayan bir esinti iken geçtiği yerleri darmadağın eden kasırgalara dönüşebiliyor?
Rüzgâr, Yüce Allah’ın pek çok hikmetle yarattığı bir doğa olayıdır. Allah bir ayetinde, Rüzgârı da diğer tüm yaratılış delilleri gibi insanların düşünüp O’nun varlığını ve kudretini kavramaları için özel olarak yaratmıştır.

Rüzgârlar Nasıl Oluşur?
AtmosferHavanın ısınması, ısınan kütlenin genişlemesine, dolayısı ile harekete geçerek yükselmesine neden olur. Yükselen hava kütlesi “korunmuş tavan” özelliği gösteren atmosferin dışına çıkamaz.
Bu nedenle de yükselen hava kütlesi önce dikey sonra yatay yönde hareket eder. İşte bu noktada havanın ısınıp kütlesel olarak yer değiştirmesi, yerküre üzerinde çeşitli basınç merkezleri oluşmasına neden olur. Ancak atmosferin yaptığı basınç dünyanın her yerinde aynı değildir. Yerçekimine, sıcaklığa ve bulunulan yerin yüksekliğine bağlı olarak değişir. Bu biçimde yüksek ve alçak basınç merkezleri oluşur. Atmosferdeki yüksek basınç alanları tepelere, alçak basınç alanları ise çukurlara benzetilebilir. Hava da tıpkı su gibi akıcı bir özelliğe sahiptir. Hava, yüksek basınç alanlarından alçak basınç alanlarına doğru, sanki yamaçlardan akan su gibi hareket eder ve Rüzgârları meydana getirir.

Hava Sıcaklığını Belirleyen Rüzgârlar
DünyaMeltemler, sıcak mevsimlerde, karalar ve denizler arasındaki ve basınç farkından doğan kısa süreli Rüzgârlardır. Hava sıcaklığının yüksek olduğu öğle saatlerinde, kara çok fazla ısındığı için üzerindeki basınç alçalır. Bu biçimde yüksek basınç merkezi olan denizden, alçak basınç merkezi olan karaya doğru esen Rüzgâr havayı serinletir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Yüce Allah’ın hikmeti gereği bu Rüzgârın sıcak mevsimde ve günün sıcak saatlerinde denizden eserek havayı serinletmesidir. Geceleri ise hava zaten serin olduğundan daha fazla serinlemesine gerek yoktur. Bu nedenle mekanizma tersine dönerek işler. Ülkemizin Ege kıyılarında yer alan İzmir’de yaz aylarında esen imbat bu Rüzgâra tipik örnektir.

Rüzgar

Bazı Rüzgârlar ise geldikleri yere göre daha sıcaktır. Bu gruptakilerin en tanınmış olanı Fön adı verilen Rüzgârlardır. Söz konusu Rüzgârlar yükselen hava kütlesinin bir dağı aşarak öteki yamaçta alçalması ile oluşurlar. Rüzgârla taşınan hava alçalma hareketi sırasında her 100 m.de 1 0C kadar ısınır ve diğer yamaca sıcak ve kuru olarak iner. Bu Rüzgârlar, İsviçre Alplerinin kuzey yamaçları ve ülkemizin Doğu Karadeniz ve Toros dağlarının denize bakan kesimlerinde görülür. Böylece buralarda esen Rüzgârlar, dünyanın dağlık ve serin kısımlarına hakim olan sert iklim koşullarını yumuşatma görevini yerine getirmiş olur.

Rüzgârlar ve Yağmurların Yağması
Kuran-ı Kerim’de birçok ayette, (Araf Suresi, 57, Hicr Suresi, 22, Furkan Suresi, 48-49, Neml Suresi, 63, Rum Suresi, 46, Rum Suresi, 48, Fatır Suresi, 9, Zariyat Suresi, 1,2,3) Rüzgârın yağmur oluşumu üzerindeki etkisi, yağmurun oluşma mekanizması detaylı olarak anlatılır. Yağmurun hammaddesi olan su zerreleri Rüzgâr yoluyla havalanır ve ardından bulutlar meydana gelir.

Yağmur

Dünya üzerinde atmosferin genel dolaşımı içinde sürekli esen Rüzgârlar Alizeler ile Batı Rüzgârları, yeryüzünün çeşitli kısımlarının iklim ve yağış özelliği üzerinde etkili olurlar. Bu Rüzgârlar nemli hava kütlelerini önlerine katarak sürükler veya havanın yükselerek soğumasına neden olurlar. Soğuyan havanın içinde bulunan su buharı yoğuşur ve yağmur halinde yeryüzüne düşer. Nitekim ortalama 300 kuzey ve güney enlemleri arasında esen Alizelerin karşılaştığı hava daima yükselerek soğur ve bu yüzden ekvatoral kuşakta bol yağış meydana gelir.

Sahil

Batı Rüzgârları ise orta kuşaktaki karaların batı kıyılarına nemli deniz havasını getirir; buraların ılık ve yağışlı olmasını sağlar.
Batı Rüzgârları gibi nemli deniz havasını taşıyan diğer Rüzgârlar musonlardır. Güney ve Doğu Asya ülkeleri, Gine Körfezi, Doğu Afrika, Meksika Körfezi ve Orta Amerika kıyılarında etkili olan bu Rüzgârlar kara ve denizler arasındaki ısınma ve basınç farkları nedeniyle mevsimlere göre farklılık gösterirler. Yazın karaya, kışın denize doğru esen bu Rüzgârlar yazın denizden getirdikleri nemli havayı kara üzerinde bırakırlar. Bu nedenle birçok kalabalık muson ülkesinde tarımın temelini, bu yaz yağışları meydana getirir.

Rüzgârlar Enerji Kaynağıdır
TribünDünyadaki enerji talebi her yıl %4-5 civarında artmaktadır. Fakat elektrik enerjisinin üretilmesinde çoğunlukla kullanılan fosil yakıtlar gün geçtikçe tükenmektedir. Hatta bazı bilim adamları 2030 yılında petrol rezervlerinin ihtiyacı karşılayamayacağı görüşündedir. Ayrıca sanayi devriminden bu yana atmosferdeki CO2 oranı yaklaşık olarak %30 oranında artmıştır. Bu durum fosil yakıt kullanımının atmosfere verdiği zararı da ortaya koymaktadır. Bu nedenle Rüzgâr enerjisi yenilenebilir enerjiler arasındaki en gelişmiş ve ticari açıdan en elverişli enerji türüdür. Tamamıyla doğa ile uyumlu olduğu için fosil yakıtların atmosfere verdiği zehirli gazlar Rüzgâr türbinleri için yoktur. Tükenme ihtimali olmayan bir enerji kaynağı olduğu gibi en ucuz yenilenebilir enerji kaynaklarındandır. Uygun Rüzgâr alanlarında, geleneksel fosil yakıtlar ve nükleer enerji ile rahat rekabet edebilecek düzeydedir. Maliyeti de Rüzgâr teknolojisi geliştikçe ve kullanım alanları arttıkça düşmektedir.
Rüzgâr türbinleri kuruldukları alanın sadece %1’ini kullanırlar dolayısı ile kalan kısımlarda tarımsal faaliyetler yapılabilir. Bugün dünyanın toplam teknik Rüzgâr potansiyeli yıllık 53.000 Terawattsaattir. Bu değer bütün dünyanın bugünkü elektrik tüketiminin 4 katıdır. Son yıllarda Rüzgâr türbinlerindeki hızlı gelişim beraberinde büyük enerji miktarlarının bu santraller tarafından üretilebileceği gerçeğini ortaya koymaktadır. Nitekim Yüce Allah bir ayetinde Rüzgârı Hz. Süleyman’ın emrine verdiği ve bereketler kıldığını bildirmektedir. Yüce Allah Hz. Süleyman’a Rüzgâr enerjisini kullanan bir teknik ilham etmiş olabilir. (en doğrusunu Allah bilir).
Rüzgârlar yelkenli gemiler devrinde önemli rol oynamışlardır. Alizelere bazı yabancı dillerde “ticaret Rüzgârlar” adı verilmesinin nedeni de budur. Günümüzde de gemiler Rüzgârın itici gücünden yararlanmaktadır.

Rüzgârların Aşılayıcı Özelliği
Rüzgârlar yağmur damlasını oluşturacak kristalleri taşıyarak bulutları, tohumlarının taşınması ile de bitkileri aşılar.
Eğer Rüzgârlar Yüce Allah’ın belirlediği bir ölçü ile olmasaydı;
Rüzgârların etkisi ile yağmur yağan muson ülkelerinde yağışların az yağdığı veya geciktiği yıllarda kıtlıklar olurdu.
Rüzgârların her şeyin Hakimi Allah’ın belirlediği ölçüden daha hızlı esmesi durumunda sürekli olarak fırtınalar meydana gelirdi. Özellikle tropikal kuşakta görülen ve hızları saatte birkaç yüz km.yi bulan sarmal hava hareketleri biçimindeki tayfunlar yıkıcı ve tahrip edici etkisi ile büyük zararlara neden olurdu. Nitekim ABD'nin Michigan Eyaletinde 1953 yılında meydana gelen kasırgada yüzlerce insan ölmüş, birçok kişi de evsiz kalmıştır.
Rüzgârların serinletici etkisi kavurucu bir soğuğa dönüşebilir veya çöl bölgelerinde esen Hamsin, Sirokko gibi adlar alan sıcak kurak Rüzgârlar biçiminde olabilirdi. Her iki durumda da bitkisel yaşam olanaksız olurdu, bitkisel yaşamın olmaması ise besin zinciri gereği tüm canlı yaşamının yok olmasına neden olurdu.
İklimler alıştığımız özelliklerinden çok farklı olurdu. Bugün kullanımı gittikçe artan ve alternatif enerji kaynağı olarak düşünülen Rüzgârlardan hiç söz edilemezdi.

Allah Rüzgârları insanlar için büyük bir nimet olarak yaratmıştır. İnsana düşen bu önemli nimet için Allah'a şükretmektir.

(128 KB) Word doc (zip)
(172 KB) Adobe pdf (zip)

DÜNYA'NIN EN BÜYÜK EKOLOJİ PROJESİ: BİYOSFER-2

DÜNYA'NIN EN BÜYÜK EKOLOJİ PROJESİ: BİYOSFER-2
Mucize Gezegen


Biyosfer-21990’ların başında bazı bilim adamları, Biyosfer-2 adı verilen dünyanın en büyük ekoloji projelerinden biri üzerinde çalışıyordu. Proje ismini ABD’de ki Arizona Çölü’nde yer alan dev yapıdan alıyordu. Burası Arizona Çölü’nde 13.000 m2’lik bir alana yayılan cam ağırlıklı yapı malzemeleri ve betonla inşa edilmiş, kapıları dışarıya sımsıkı kapatılmış bir yaşam alanıydı. Görünümü dev bir serayı andırıyordu. Yapılan planlara göre, dış dünyaya kapalı bu dev yapının içinde, yeryüzünde yaşama kaynaklık eden su, oksijen ve azot çevrimi gibi mekanizmaların kendiliğinden işlediği bir ekosistem kurulacaktı. Yeryüzünden izole edildiği halde işleyecek bu ekosistem 2 yıl boyunca içerideki 8 kişiye de hayat imkânı sağlayacaktı. Burada küçük derecikler akıyor, bitki örtücükleri gelişiyor, buharlaşma-terlemeye bağlı yağmurlar yağıyordu. Bütün besin maddeleri yapının içinde üretiliyordu.
Biyosfer-2 o güne kadar oluşturulan kapalı araştırma alanlarının en büyüğü ve en kompleksiydi. Bu nedenle Biyosfer-2 için kendi alanının en büyük projesi demek yanlış olmayacaktır.

Biyosfer-2

Biyosfer-2Deneme sona erip de kapılar açıldığında, insanlar içeride işlerin hiç de planlandığı gibi gitmediğini öğrendi. İçerideki oksijen oranı % 14’e düşerek deniz seviyesinden 5300 metre yükseklikteki düzeye inmişti. Karbondioksit konsantrasyonunda ani yükselmeler olmuş, azot oksit miktarı ise insan beyninde hasara yol açacak oranlara ulaşmıştı. Temiz su sağlayan sistem kirlenmiş, Biyosfer-2 de yaşayan 25 omurgalı canlı türünden 19’u yok olmuş, bitkilerin tozlaşmasını sağlayan böceklerin tamamı ölmüş, göllerdeki yosunlar aşırı büyümüş ve gıda bitkileri sarmaşıklarla sarılıp boğulmuştu. Biyosfer-2’deki felaketler bununla da kalmamış tüm tesisi karıncalar, çekirgeler ve hamamböcekleri istila etmişti.(1)

Çıkartılacak Dersler
Kısacası tüm çabalara karşın, Biyosfer-2 kapalı sisteminde, yeryüzünde milyonlarca senedir mükemmel bir şekilde işleyen dengeleri meydana getirmek; dolayısıyla insanlar, bitkiler ve hayvanlar için yaşanabilir bir ortam oluşturmak mümkün olmamıştı.
Rockefeller Üniversitesi'nden Joel Cohen ve Minnesota Üniversitesi'nden David Tilman, Science dergisindeki makalelerinde, söz konusu girişimin sonucunu şöyle ifade ederler:
"(Biyosfer-2 Projesi,) Özgün tasarımında ve yapımında kullanılan muazzam kaynaklara rağmen (1984'den 1991'e kadar yaklaşık olarak 200 milyon Amerikan Doları) ve milyonlarca dolarlık işletme bütçesine rağmen, sekiz insanı yeterli besin, su ve hava ile 2 yıl boyunca geçindirecek kapalı bir sistem oluşturmanın imkansızlığını kanıtladı. Biyosfer-2 yönetimi, Biyosfer-2'yi dışarıdan destekleyecek neredeyse sınırsız enerji ve teknolojinin mevcut olmasına karşın, pek çok beklenmeyen problem ve sürprizle karşılaştı."(2)
Ortada tartışmasız bir gerçek vardır. Yaşamımız, yeryüzündeki milyonlarca canlı türüne, kusursuz dengelere ve mükemmel işleyen ekosistemlere bağımlıdır. İçtiğimiz suyun arıtılması, soluduğumuz havanın oluşması, tarım yaptığımız toprağın verimli bir hale getirilmesi, yediğimiz besinlerin üretilmesi, kullandığımız eşyaların hammaddelerinin oluşturulması ve daha sayısız faaliyet canlılar tarafından gerçekleştirilir. Çoğu insan, canlılar sayesinde elde ettiği ve her an iç içe yaşadığı bu nimetleri gereği gibi takdir etmez; hatta çoğunlukla düşünmeye bile gerek duymaz. Oysa bunlar, üzerinde durulması ve derin düşünülmesi gereken gerçeklerdir.
Sonuç olarak, Popülâsyon Profesörü Joel Cohen ve Ekoloji Profesörü David Tilman, söz konusu projeden çıkarılması gereken dersi şöyle özetlerler:
"Hiç kimse doğal ekosistemlerin insanlara bedava olarak sunduğu yaşam destek hizmetlerini temin edecek sistemlerin nasıl tasarlanacağını henüz bilmiyor."(3)
Şu soru bile düşünce tembelliğinden ve alışkanlığın getirmiş olduğu bakış açısından kurtulmak için yeterlidir: Söz konusu hizmetleri bizim adımıza gerçekleştiren canlılar yok olursa, ne olur? Cevap açıktır: Biz de varlığımızı sürdüremeyiz. 21. yüzyılın gelişmiş teknolojisini ve tüm maddi olanaklarımızı seferber etsek bile, yeryüzündeki dengeleri ve yaşamamız için gerekli koşulları sağlayamayız.
Dünya üzerindeki hayatın görkemli zenginliği ancak özel bir yaratılışın sonucudur. Ve bu yaratılış üstün güç ve akıl sahibi olan Allah'a aittir.

DünyaYeryüzü, üzerindeki canlılara yaşam imkânı tanıyacak özel bir tasarım ile yaratılmıştır. Bunu anlamak için yeryüzünde yıllarca araştırma yapan bir bilim adamı olmak gerekli değildir. Mesela soluduğumuz havayı bir düşünün. Sesin yeryüzündeki iletimini sağlayan başlıca iletim vasıtasıdır. Bunun yanında bizler için son derece önemli olan elektrik ve ışığında iletimine imkân tanır. Aynı zamanda bütün bitki, hayvan ve insanların solunumu için kullandıkları temel kaynaktır. Bitkilerin rüzgârlarla polenlenerek döllenmesine de imkân tanır. İçinde yaşadığımız havanın tüm bu imkânları bizlere sağlaması, içindeki gazların kimyasal bileşimine ve bu bileşimdeki atomların fiziksel özelliklerine bağlıdır. Bunlardaki değişiklikler havayı hava yapan özelliklerin ortadan kalkmasına dolayısıyla da yeryüzündeki canlılığın son bulmasına neden olacaktır.

Alıntılar

(1) G.C. Daily, S. Alexander, P.R. Ehrlich, L. Goulder, J. Lubchenco, P.A. Matson, H.A. Mooney, S. Postel, S.H. Schneider, D. Tilman, G.M. Woodwell, "Ecosystem Services: Benefits Supplied to Human Societies by Natural Ecosystems", 2002, http://esa.sdsc.edu/daily.htm
(2) Joel E. Cohen, David Tilman, "Biosphere 2 and Biodiversity-The Lessons So Far", Science, Vol. 274, No. 5290, 15 Kasım 1996, s. 150-1151
(3) P. Raeburn, "Home wreckers", Popular Science, January, 2000

(340 KB) Word doc (zip)
(356 KB) Adobe pdf (zip)

YERALTI SULARI: TOPRAK ALTINDAKİ DEV SU DEPOLARI

YERALTI SULARI: TOPRAK ALTINDAKİ DEV SU DEPOLARI
Mucize Gezegen


Birçok endüstriyel kuruluş, atık sulardan faydalanmak için özel tesisler kullanırlar. Yüksek maliyetlerle yapılan bu tesisler büyük mühendislik yatırımlar olmalarına karşın kullanıma sokabildikleri su kapasiteleri sınırlıdır ve oldukça fazla enerji harcarlar. Oysa yeryüzü, insan yapısı tesislerle kıyaslanmayacak miktarda suyu çevrime sokan ve tamamen doğal kaynaklardan enerjisini sağlayan bir tesisi bünyesinde barındırır.

Yeraltı Suları Nasıl Oluşur?
Yağmur yeryüzündeki hayatın devamı için en önemli unsurlardan biridir. Yağmurun oluşumu sırasında okyanuslar, denizler, atmosfer ve karalar arasında bir su dolaşımı söz konusudur. Okyanuslar, denizler, buzullar, kar örtüleri, akarsular, göllerden buharlaşan sular ile toprak yüzeyinden ve bitkilerden buharlaşan bir miktar su buharı atmosfere geçer. Daha sonra uygun koşullar altında yoğunlaşarak, yağmur, kar ve dolu şeklinde yeryüzüne geri döner.
Kara yüzeyine çeşitli biçimlerde düşen yağışların (yağmur, kar, dolu) bir kısmı yeryüzündeki çukur alanları doldurarak, gölleri veya yeryüzündeki eğimleri takip ederek akarsuları oluşturur. Ancak yeryüzüne düşen yağışların hepsi yer üstü sularını oluşturmaz, bir kısmı ise “uygun koşullar” olduğunda yeraltına sızar ve yer altı sularını meydana getirir. Burada durup düşünmek gerekir.
Yeraltına sızan, bu suların yerin nispeten derin kısımlarına geçmesi, yerin altında belli bir tabakada toplanması nasıl olmaktadır? Yeraltında toplanan bu su hangi aşamalardan geçtikten sonra ve hangi sebeple tekrar yeryüzüne çıkmaktadır? Çeşitli toprak tabakaları arasından geçtiği halde çıktığı kaynakta nasıl olur da çamurlu ve bulanık olmaz, tam aksine içime hazır berrak ve pırıl pırıldır? Yeraltında hapsedilmiş bu su nasıl bir mekanizma ile tekrar yeryüzüne çıkmaktadır? Kuşkusuz bu soruların sayısı artırılabilir.

Yeraltı Sularını Oluşturan Hassas Sızma Teknikleri
Yeraltı sularının asıl kaynağını atmosferden gelen sular oluşturur. Suyun yeraltına geçebilmesi için gerekli bazı şartları şöyle sıralayabiliriz:
1) Yerçekimi kuvveti çok önemlidir. Çünkü bu kuvvet olmazsa, başka bir deyişle suyun ağırlığı bulunmasaydı, yerin derin kısımlarına doğru hareket etmesi mümkün olmazdı.
2) Yerkabuğunun sızma kapasitesi sınırlıdır. Bu sayede yeraltı suyu belli bir doygunluğa ulaşarak sabit bir değer kazanır ve taşarak yer üstüne çıkması önlenmiş olur.
3) Kapilarite kuvvetinin olması gereklidir. Böylece belli bir derinlikten sonra yer altı sularının kaçıp yok olması engellenmiş olur.
4) Sızmanın olabilmesi için zemini oluşturan kayaçların gözenek, yarık, çatlak, gibi suyun geçmesine olanak sağlayacak birtakım boşluklar içermesi yer altı suyunun oluşumu açısından çok önemlidir. Nitekim kumlu topraklar oldukça geçirimlidir. Killi topraklar ise kil taneciklerinin şişmesi nedeniyle hızla kapanarak sızmayı engeller. Allah'ın üstün yaratmasının bir sonucu olarak suyun kolayca sızabileceği şekilde toprak tabakalarının üst kısımları kumlu tabakalardan oluşurken, suyun kaçmasını engelleyen killi toprakların yer altı suyunun tabanında yer alır.
5) Zeminin bitki örtüsü ile kaplı olması sızmayı kolaylaştırır. Çünkü bitki örtüsünün kaplı olduğu yerlerde yerüstü akışı yavaş olacağından, yukarıda belirtilen koşullar da uygun olduğu takdirde sızma artar. Ayrıca bitki örtüsü yere düşecek olan damlaların hızını azaltarak, toprağa sızabilecek ince zerrecikler haline getirir.
6) Sağanak şeklinde yağan yağışlarda sızma miktarı azalır. Çünkü bu tip yağışlarda hızla yere düşen damlalar yüzeyin eğimine bağlı olarak yüzeysel akışa geçerler. Çisinti şeklinde düşen yağışlarda ise sızma daha kolay gerçekleşir.
7) Yüzey şeklinin eğimi ne kadar fazla olursa sızma o kadar azalır ve düşen yağış yüzeysel akışa geçer.

Yeraltı Katmanları

Şelale Ve Göl

Görüldüğü gibi yeryüzüne düşen suyun yer altında toplanması ve tekrar yer üstüne çıkması belirli şartların gerçekleşmesi ile mümkün olabilmektedir. Tüm bu şartlar, yer altı sularının hep belli bir plan ve düzenleme üzere oluştuğunu göstermektedir. bu kusursuz planlamayı ve düzeni yapan Allah’tır.

  • Yeraltı suyunun üstünde “Havalandırma zonu” adı verilen bir tabaka yer alır. Yeraltına sızan suların bir kısmı dip kısımlara inmeden bu tabakada birikir. Burada duran asılı su zerrecikleri, köklerini yeraltı suyunun bulunduğu tabakaya kadar uzatamayacak olan bitkilerin, buradaki sudan yararlanmasını sağlar. Ayrıca toprağa asılı olan bu su taneleri, topraktaki mineral maddeleri eriterek, bitkilerin bunları eriyik halde almalarına ve beslenmelerine katkıda bulunur.
    Yeraltı suları toprağın altındaki katmanlarda, yeryüzünün tepe, sırt gibi kısımlarında yükselir, vadi gibi alçak kısımlarında ise alçalır. Eğer vadi, ova gibi alçak yüzey şekillerinin bulunduğu kısımlarda, tepe sırt gibi şekillerin bulunduğu alanlardaki kadar su yükselseydi, bataklıklar oluşurdu. Bilindiği gibi bataklık alanlarda tarım yapılması olanaksızdır. Bu alanların öncelikle kurutulması gereklidir. Ancak bu işlem oldukça masraflıdır ve şiddetli yağışların olması halinde bozulması çok kolaydır. Yer altı sularının yüksek yüzey şekillerinin biçimine uymaması durumunda ise, su seviyesi olması gereken düzeyden daha aşağıda bulunacağı için bu sulardan yararlanmak imkansız hale gelecekti. Özellikle kurak sahalarda veya kuraklığın olduğu dönemlerde bu sulardan yararlanmak mümkün olmayacak hatta belki de bu suların varlığından habersiz olarak yaşayacaktık.
  • Yüksek alanlarda yer altı su seviyesi yüzeye çok yakın olsaydı bu durumda en küçük bir yağışta toprak yüzeyi kayganlaşacak ve heyelanlar kaçınılmaz olacaktı. Bu olay yüksek yerlerin yamaçlarında yaşayanlar için her yağmurdan sonra, yerleşim alanlarının çamur gölüne dönüşmesi anlamına gelecekti.
  • İnsanların suya olan gereksinimini büyük ölçüde karşılar.
  • Ayrıca sular, sanayide, tarımda, hayvancılıkta, ısınmada (jeotermal enerji), yapı işlerinde, tıpta, turizmde çeşitli amaçlarla kullanılırlar. Çoğunlukla yer üstü sularından yararlanılmakla birlikte, bunların yetersiz kaldığı veya kurak koşulların hüküm sürdüğü alanlarda içme ve kullanma suyu olarak su kuyularından faydalanılır. Yeraltı sularını adeta yerin altındaki barajlara benzetebiliriz. Fakat yer üstündeki barajlardan farklı olarak, bunlar kuraklığa daha dayanıklıdırlar. Başka bir deyişle yeraltında olmaları nedeniyle buharlaşma düzeyi oldukça düşüktür.
  • Yeraltında buharlaşma ve kirlenme gibi sorunların olmaması nedeniyle kıyı bölgelerinde tuzlu su sızmasını önlemek ve taşkınları kontrol altına almak için yer üstü sularının fazlasını yer altına sevk eden düzenekler kurulmaktadır.
  • Bu sular yeraltına sızarken geçtikleri kaya veya toprağı eriterek, onların bileşiminde olan elementleri bünyelerine alırlar. Kalsiyum, magnezyum, sodyum, potasyum, demir gibi katyonlar ile, karbonat, bikarbonat, klor, sülfat, nitrat, flor gibi anyonlar içerir. Bazı yeraltı sularının içlerinde suda çözünmüş olarak oksijen ve karbondioksit gibi gazlar bulunur, bir kısmı ise kurşun, bakır, selenyum, çinko, arsenik gibi zehirli elementler içerir. Bu sulardan kaplıca, içme veya kullanma suyu olarak çeşitli biçimlerde yararlanılır. İçlerinde erimiş halde mineral bulunan sular ise “maden suyu” olarak kullanılır.
  • Kaynaklar sıcaklıklarına göre farklılık gösterir. Bunların bir kısmı soğuk sular biçimindedir ve içme suyu olarak kullanılır. Yeraltına sızan suların bir kısmı yerin derin kısımlarına iner ve temas ettikleri sıcak kısımlar aracılığı ile ısınırlar. Sıcak suların bir kısmı ise volkanik olaylar sırasında magmadan ayrılan su buharının yoğunlaşması sonucu oluşan sıcak sulardır. Bu sulardan sıcaklığı 40-900C arasında olanlar “kaplıca veya ılıca” adıyla bilinirler. Bu suların mide-bağırsak, deri gibi organlarımızla ilgili hastalıklara ve romatizmaya iyi geldiği tespit edilmiştir. Başka bir deyişle bu sıcak sular Allah’ın “Şafi”(Şifa veren) sıfatının tecellilerindendir.
  • Yer altı sularının asıl mucizevî özelliklerinden biri suyun yer altındaki toprak tabakaları arasından hiç çamurlanmadan tertemiz ve içime uygun olarak çıkmasıdır. Su yer altına inerken her biri farklı özelliklere sahip tabakalardan geçer. Bu süzülme işlemi ile içindeki tortu ve pislikten arınarak yer altında birikir. Şüphesiz bu durum Allah’ın insanlara sunduğu sayısız nimetten biridir.

Allah, kullarına karşı iyiliği ve merhameti çok olandır. Yer altı suları da Rabbimiz’in kusursuz tasarımına ve her işi en güzel şekilde tertip etmesine önemli bir örnektir.

(210 KB) Word doc (zip)
(287 KB) Adobe pdf (zip)

İKLİMLER VE DÜNYA'DAKİ BENZERSİZ ÇEŞİTLİLİK

İKLİMLER VE DÜNYA'DAKİ BENZERSİZ ÇEŞİTLİLİK
Mucize Gezegen


Dünyaİçinde yaşadığımız mavi gezegenin her alanında büyük bir canlılık, çeşitlilik ve ihtişamla karşılaşırız. Kıtaların her birinde birbirinden farklı bitkiler, hayvanlar hatta insan ırkları dikkati çeker. Antarktika kıtasının buzullarla kaplı alanlarındaki kutup ayıları ve penguenler gibi canlıların yerini, Afrika kıtasında aslanlar ve dev filler, Avustralya’da kangurular ve koalalar, Güney Amerika kıtasında jaguar ve lama gibi canlılar almıştır. Aynı çeşitlilik bitki türleri için de söz konusudur. Kutup kuşağında yosun ve likenlerden oluşan tundralar, ekvatoral kuşakta binlerce tür çeşitliliği ile temsil edilen tropikal yağmur ormanlarına dönüşür. Şüphesiz bu durum Yüce Allah’ın yaratmasındaki çeşitliliktir ve Rabbimiz'in Sani (Sanatçı, nihayetsiz güzellikleri sanatının içinde yaratan) sıfatının tecellilerindendir. Fakat Yüce Allah dünya bir imtihan ortamı olduğu için her şeyi sebepler dâhilinde yaratmıştır. İşte Dünya'daki zengin tür çeşitliliğinin sebepler dâhilindeki karşılığı da iklimdir.

Kuş

İklim Olaylarının Temeli Atmosferdir

Atmosferİklim bilimsel olarak, bir mekân ünitesi üzerinde yer alan atmosfer faktörlerinin karşılıklı etkileşimi olarak tanımlanır. Her olayı birbirine bağlı sebep-sonuç ilişkileri halinde yaratan Yüce Allah iklimin oluşmasının ana nedenini de atmosfere bağlamıştır.

Dünya'nın uydusu Ay'a ayak basılmasının ardından yapılan bilimsel deneyler atmosferin olmadığı bir yerde canlılıktan söz edilemeyeceğini kanıtlamıştır. Atmosferin yapısında %79 azot, %21 oksijen, %0.03 karbondioksit ve eser miktarda olmak üzere helyum, neon, kripton ve argon gibi gazlar bulunur. Ayrıca yapısında kimyasal bir bileşik olmamakla birlikte su buharı ve çeşitli organik ve inorganik maddeler de yer alır. Yüce Allah atmosferin bu özellikleri ile dünyanın yaşanabilir bir mekân olmasını sağlamıştır.
Atmosferin fiziki özelliklerinin iklimin oluşması üzerinde doğrudan veya dolaylı etkileri vardır. Söz konusu fiziki özellikleri kısaca şöyle sıralayabiliriz:

Atmosfer Dinamik Bir Yapıya Sahiptir

Yerçekimi nedeniyle yerküreye bağlı olan atmosferin bu hali onu hiçbir zaman statik(durağan) bir duruma getirmemiştir. Aksine atmosfer ilk oluştuğu günden beri dinamik bir özellik göstermiştir. Günümüzde yerküre soğumuş olmasına rağmen, Güneş'in etkisi devam etmektedir. Bu nedenle atmosferde Güneş'in etkisine bağlı olarak meydana gelen hareketlilik, ısı, yağış ve rüzgârlar gibi çeşitli iklim olaylarını ortaya çıkarır.

Atmosfer

Burada dikkat çekici olan bir nokta atmosferin oldukça hareketli bir yapısı olmasına karşın her yerdeki kalınlığının ve yüzey üzerindeki ağırlığının eşit olmasıdır. Böyle bir durumun oluşması tesadüflerle açıklanamaz. Hiçbir karışıklık olmadan her şeyin düzenli bir biçimde varlığını sürdürmesi, ancak onu denetleyen bir yöneticinin olması ile mümkündür.

Güneş, Atmosfer Faktörlerinin Oluşmasını Sağlar

Bilindiği gibi güneş ışınları Dünya'ya gelirken ışınların oluşturduğu ısının bir bölümü atmosfer tarafından tutulur. Bu olay atmosferin ısınmasına neden olur. Gece olduğunda tutulmuş olan ısının bir kısmını kaybolur. Burada dikkat çekici olan nokta atmosferin tutmuş olduğu ısıyı tamamen kaybetmemesidir. Atmosfer bir süzgeç görevi görerek fazla ısınmaz ve soğumaz. Eğer gündüz çok ısınıp, gece şiddetle soğusaydı, yaşam çöllerdekinden çok daha zor olurdu.

Atmosfer Basıncını Ve Rüzgârları Oluşturan Isı

Havanın ısınması ısınan kütlenin genişlemesine dolayısıyla da harekete geçerek yükselmesine neden olur, ancak hava yükselmesine rağmen atmosferin dışına çıkamaz ve bir müddet sonra yatay doğrultuda hareket eder. İşte bu noktada havanın ısınıp kütlesel olarak yer değiştirmesi basıncın oluşmasına neden olur. Bu kütlesel hareket sırasında basınç, olması gereken ortalama değerinin altına düşer. Buna karşılık kenar bölgelerde bir birikme ve yığılma meydana geldiği için o sahada da ortalamanın üzerinde basınç oluşur. Bu biçimde yüksek ve alçak basınç merkezleri meydana gelir. Yüksek basınç yoğun hava kütlesini alçak basınç ise yoğun olmayan hava kütlesini meydana getirir. Bu basınç farklılıkları atmosferde yüksek basınç merkezlerinden alçak basınç merkezlerine doğru bir hava akımına neden olur.

Rüzgar“Rüzgar” dediğimiz şey işte bu hava akımlarıdır. Rüzgârların canlı yaşamı üzerinde azımsanmayacak derecede faydaları vardır.

Havanın Su Buharı Tutma Kapasitesindeki Ayar

Hava ısındığı oranda nem tutma kapasitesi artar. Soğuduğu ölçüde de nem tutma kapasitesi azalmış olur. Bu durum havanın bağıl nem oranını belirler. Hava kütlesinin sahip olduğu bu fiziksel özellik yağışların kaynağını meydana getirir. Hava kütlesi soğuduğu zaman bu suyun fazlasını tutamayacağından, nem fazlası yağış şeklinde düşer. Aynı biçimde hava kütlesi çok hızlı soğursa çiğ, kırağı, kar, dolu gibi çeşitli yağış biçimleri meydana gelir.

Yağışlar canlı yaşamı için çok önemlidir. Farklı biçimlerde düşmesinin de birçok hikmeti vardır. Nitekim çiğ şeklinde düşen yağışlar özellikle kurak, yarı kurak bölgelerde bitkilerin su ihtiyacını karşılar. Bu iklim tipine uygun olarak yaratılmış yaprak ve kök sistemi suyu oldukça gelişmiş bir teknikle hiç boşa harcamadan kullanır. Kar örtüsü bitki tohumlarını toprak altında adeta bir yorgan gibi örterek soğuk iklim koşullarından korur. Kar ilkbaharda eriyerek akarsu ve göllerin ana besin kaynağı olur.

Kar

İKLİMİN BELİRLENMESİ İÇİN YARATILMIŞ BİR SEBEP: COĞRAFİ FAKTÖRLER

Dünya'nın Şeklinin Ve İklimleri Belirlenmesi

Dünya'nın küre şeklinde olması nedeniyle ekvator ile kutuplar arasında kalan alanlar yıl içinde güneş enerjisinden farklı oranlarda yararlanırlar. Bilindiği gibi ekvator hattı üzerindeki alanlar enerji alma açısından en üst boyuta ulaşırken, kutuplara doğru gidildikçe enerji miktarında bir azalma meydana gelir. Bu biçimde ekvatordan kutuplara doğru atmosfer kütlelerinin ısınma değerleri farklı olur.

EkvatorNitekim ekvator ve dönenceler arasında kalan bölgeler yıl boyunca daha fazla enerji alarak daha fazla ısınır, dolayısıyla “Sıcak, Tropikal Kuşak” meydana gelir. Oğlak ve Yengeç dönencesi ile Kutup dairesi arasında kalan sahalar ise daha az enerji topladıklarından daha az ısınırlar ve “Ilıman Kuşak” adını alırlar. Kutup dairesinin içinde kalan kesimlere ise güneş ışınları diğer kuşaklara oranla daha eğik geldiğinden daha geniş bir sahayı ısıtmak zorunda kalır, enerji azlığı nedeniyle kutupsal koşullar oluşur.

Eğer Dünya'nın bu şekli olmasaydı, Dünya'da bu kadar çeşitli iklim bölgeleri ve her iklim bölgesine özgü canlılar ile insanların yaşam tarzları olmazdı. Nitekim insanların yiyeceklerinden, barındıkları konutlara kadar her şeyde iklimin etkisini görmek mümkündür. Eskimoların yaşadıkları kutuplarda, buzullardan yapılmış iglu adı verilen konutlar, kalın kürklerden oluşan giysiler, Afrika kıtasında yerini ağaç dalları ve yapraklardan yapılmış konutlara ve oldukça ince giysilere bırakmıştır.

Kutup

Dünya'nın şekli kadar ilginç olan bir diğer özellik Güneş etrafındaki dönüşü ve 23.50’lik eğikliğidir. Eğer Dünya'nın Güneş etrafındaki bu dönüşü olmasaydı, mevsimlerin oluşması mümkün olmazdı. Dünya'nın bir tarafı her zaman yaz, bir tarafı her zaman kış mevsimini yaşardı. Eğer 23.50’lik bu hassas açı olmasaydı, güneş ışınları hep aynı açıdan geleceğinden ekvator çok ısınacak, kutup bölgesi hep karanlıkta kalacaktı. Bu durumda ekvator hep çok sıcak ve çok aydınlık, kutuplar ise hep çok soğuk ve karanlık olacaktı. Her iki durumda tür çeşitliliği olmayacak, kutuplarda yaşayan hayvan ve bitkiler soğuk nedeniyle çoğalamayacaktı, çünkü oldukça çetin geçen ve sürekli karanlık olan kış soğuklarına hiçbir yavru hayvan dayanamayacaktı. Kısacası Dünya bugünkü görünümünden çok farklı olacak belki de canlılık hiç olmayacaktı.

Farklı Basınç Kuşakları İklim Tiplerini Zenginleştirir

BasınçTeorik olarak Dünya'yı saran hava kütlelerinin basıncının her yerde aynı olması gerekir. Ancak hava kütlelerinin farklı değerlerde ısınıp soğuması birtakım farklı basınç merkezleri veya basınç kuşakları meydana gelmesinde önemli bir rol oynar. Atmosferin devamlı ısındığı yerlerde hava kütlesi genişlediği için hafifler, dolayısıyla basınç değeri azalır ve alçak basınç sahası meydana gelir. Ekvatora güneş ışınlarının dik gelmesi nedeniyle ısınan ve sürekli olarak sıcak olan hava bir alçak basınç merkezi meydana getirir. Buna karşılık tropiklerin kenar bölümlerinde sürekli olarak ısınmış olan havanın yığılması nedeniyle yüksek basınç kuşağı oluşur. Bunun kuzeyine doğru değişken karakterli alçak basınç, kutup bölgeleri üzerinde ise soğumuş ve yoğunlaşmış hava kütleleri nedeniyle tekrar bir yüksek basınç merkezi yer alır. Bu şekilde kuzey ve güney yarımkürede iki alçak, iki yüksek basınç merkezi bulunur. Bu basınç kuşakları bulundukları yerin iklimine oldukça önemli ölçüde etki eder. Basınçların en büyük etkisi rüzgârlardır. Nitekim denizler üzerinde oluşan nemli hava kütleleri alçak basınç sahalarına doğru kolay hareket edebildikleri için bol yağış meydana getirirler. Buna karşılık karaların iç kesimlerinde oluşan yüksek basınç merkezlerine denizlerden (alçak basınç merkezi) hava akımı olamayacağı için bu bölgeler yağıştan yoksun kalırlar. Bu özellik bölgelerin yağış ve bağıl nem faktörlerini kontrol eder.

Eğer basınç sistemleri farklı olmasaydı rüzgârların oluşması, nemli ve kuru hava kütlelerinin hareket etmesi mümkün olmazdı. Bu durumda hava ufacık bir esintiden bile yoksun her zaman durgun, son derece kurak veya çok yağışlı olurdu. Eğer Dünya'daki, deniz ve karaların tamamı alçak basınç merkezi olsaydı, bu durumda nemli hava kütlelerinin kara içlerine girmesi ile sürekli yağmur yağar, seller ve heyelanlar kaçınılmaz olurdu. Eğer kara yüzeyi üzerinde her yer yüksek basınç merkezi olsaydı bu durumda da karalar hiç yağış alamaz, tüm kara yüzeyi çöllerle kaplı olurdu. Her iki durumda da canlılık oluşamazdı. Ancak yüce Allah’ın dilemesi ile kara ve denizler üzerindeki basınç merkezleri, yağışlar, rüzgârlar bir denge içerisindedir ve tam canlılara fayda verecek özelliklerdedir.

Allah Dünya Üzerinde Deniz ve Karaları Belli Bir Oranda Yaramıştır

Denizler ve karalar arasındaki yapısal farklılıklar deniz ve karaların farklı ısınıp soğumalarına neden olur. Denizlerin karalara oranla daha geç ısınıp soğuması, denizleri ısı tutucu özelliği daha fazla olan alanlar halline getirir. Bu durum karaların daha sert olan iklim özelliklerini yumuşatır. Ayrıca denizlerin nem taşıma özellikleri nedeniyle yağmurların yağmasına vesile olma gibi özellikleri vardır.

Dünya

Denizlerin iklim üzerindeki bir diğer etkisi sıcak ve soğuk okyanus akıntıları ile olur. Teorik olarak okyanus suları yüksek enlemlerde soğuk, alçak enlemlerde sıcak olmalıdır, fakat aynı enlem üzerinde bulunduğu halde iki kıyı bölgesi arasında farklı okyanus akıntıları nedeniyle birbirine benzemeyen iklim tipleri oluşur.(1)

Allah Yüzey Şekillerini Hava Kütlerini Etkileyecek Biçimde Yaratmıştır

ManzaraKaralar üzerinde birbirinden oldukça farklı yüzey şekilleri ve yükseltiler vardır. Bu yüzey şekillerinde yukarı doğru çıktıkça hava soğur. Her 250 metrede ısı 10C düşer. Bu nedenle deniz seviyesi ile dağlar ve platolar arasında bütün koşullar aynı kalsa bile, sıcaklık önemli ölçüde farklı olur. Yükseldikçe ısının düşmesi sayesinde sıcak enlemlerde yerleşim alanları yükseklere kurmuşlardır. Nitekim Güney Amerika’daki yerleşim bölgeleri And dağları üzerinde 1.000 m.nin üzerindedir.

Dağların denize bakan yamaçları, iç kesimlere bakan yamaçlarına göre daha fazla yağış alır. Çünkü deniz üzerinden gelen nemli hava kütleleri yamaçlar boyunca yükselir ve soğur, soğuma dolayısı ile taşımakta oldukları su buharı yoğuşarak, yağış halinde düşer. Bu şekilde dağların denize bakan yamaçları ılık ve çok nemli bir iklime, dağların karaların içine bakan kısımları ise nemini kaybetmiş olduğundan kuru bir iklime sahip olurlar.
Dağların kuzeye ve güneye bakan yamaçları da güneşlenme süreleri ve şiddetleri bakımından farklı ısınırlar. Bu nedenle güney yamaç kuzeye oranla daima daha sıcaktır.

Dünya üzerinde iklimin meydana gelebilmesi için güneş enerjisine ve coğrafi faktörlere gereksinim vardır. Güneş enerjisi rüzgârları, sıcaklığı, yağışları ve hava kütlelerinin akımlarını kontrol ederken, coğrafi faktörler de kara ve denizler ile yüzey şekilleri aracılığı ile iklim üzerine etki eder. Bu faktörlerin tümünün atmosfer üzerinde oldukça karmaşık bir biçimde çalışması söz konusudur. Ancak bu karmaşık çalışma hiçbir zaman bir kargaşa durumu yaratmaz. Aksine birbiri içine geçmiş olan karmaşık olaylar zinciri sonucunda her bölge hatta yörede belli kurallara göre işleyen bir düzen söz konusudur. Ancak burada ilginç olan nokta aynı ilkelerin her bölge ve yörede birbirine benzememesi, atmosfer koşulları ve iklim tipleri oluşturmasıdır. Kuşkusuz iklimin belli bir düzen içinde işlemesi ile oluşan çeşitlilik yüce Allah’ın dilemesi ve her olayı ve canlıyı denetimi altında tutmasının bir sonucudur.

Deniz

Alıntılar

(1) Okyanus Akıntıları hakkında ayrıntılı bilgi için bakınız: Mercek Dergisi, Ağustos 2003 sayı:26, s.10-12

(693 KB) Word doc (zip)
(929 KB) Adobe pdf (zip)

DOĞADA YARATILAN GÜZELLİK ÖLÇÜSÜ: ALTIN ORAN

DOĞADA YARATILAN GÜZELLİK ÖLÇÜSÜ: ALTIN ORAN
Mucize Gezegen


Ayçiçeği
“…Eğer uygulama veya işlev unsurları açısından hoşa giden ya da son derece dengeli olan bir forma ulaşılmışsa, orada Altın Sayı’nın bir fonksiyonunu arayabiliriz… Altın Sayı, matematiksel hayal gücünün değil de, denge yasalarına ilişkin doğal prensibin bir ürünüdür.”
(1)

Mısır’daki piramitler, Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa adlı tablosu, ayçiçeği, salyangoz, çam kozalağı ve parmaklarınız arasındaki ortak özellik nedir?

Monalisa

FibonacciBu sorunun cevabı, Fibonacci isimli İtalyan matematikçinin bulduğu bir dizi sayıda gizlidir. Fibonacci sayıları olarak da adlandırılan bu sayıların özelliği, dizideki sayılardan her birinin, kendisinden önce gelen iki sayının toplamından oluşmasıdır.(2)

Fibonacci Sayıları

0, 1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144, 233, 377, 610, 987, 1597, 2584, 4181, 6765…

Fibonacci sayılarının ilginç bir özelliği vardır. Dizideki bir sayıyı kendinden önceki sayıya böldüğünüzde birbirine çok yakın sayılar elde edersiniz. Hatta serideki 13. sırada yer alan sayıdan sonra bu sayı) sabitlenir. İşte bu sayı “altın oran” olarak adlandırılır.

ALTIN ORAN=1,618

233 / 144 = 1,618
377 / 233 = 1,618
610 / 377 = 1,618
987 / 610 = 1,618
1597 / 987 = 1,618
2584 / 1597 = 1,618
4181 /2584 = 1,618
6765 /4181 = 1,618
10946 /6765 = 1,618
17711 /10946 = 1,618
28657 / 17711 = 1,618

İNSAN VÜCUDU VE ALTIN ORAN

Sanatçılar, bilim adamları ve tasarımcılar, araştırmalarını yaparken ya da ürünlerini ortaya koyarlarken orantıları altın orana göre belirlenmiş insan bedenini ölçü olarak alırlar. Leonardo da Vinci ve Corbusier tasarımlarını yaparken altın orana göre belirlenmiş insan vücudunu ölçü almışlardır. Günümüz mimarlarının en önemli başvuru kitaplarından biri olan Neufert’te de altın orana göre belirlenmiş insan vücudu temel alınmaktadır.

Leonardo Da Vinci

İNSAN BEDENİNDE ALTIN ORAN

İnsan BedeniBedenin çeşitli kısımları arasında var olduğu öne sürülen ve yaklaşık altın oran değerlerine uyan “ideal” orantı ilişkileri genel olarak bir şema halinde gösterilebilir.(3)

Aşağıdaki şemada yer alan M/m oranı her zaman altın orana denktir: M/m=1,618

İnsan vücudunda altın orana verilebilecek ilk örnek; göbek ile ayak arasındaki mesafe 1 birim olarak kabul edildiğinde, insan boyunun 1,618’e denk gelmesidir. Bunun dışında vücudumuzda yer alan diğer bazı altın oranlar şöyledir:

Parmak ucu-dirsek arası / El bileği-dirsek arası,
Omuz hizasından baş ucuna olan mesafe / Kafa boyu,
Göbek-baş ucu arası mesafe / Omuz hizasından baş ucuna olan mesafe,
Göbek-diz arası / Diz-ayak ucu arası.

İnsan Bedeni

İnsan Eli
Elinizi derginin sayfasından çekip ve işaret parmağınızın şekline bir bakın. Muhtemelen orada da altın orana şahit olacaksınız.

Parmaklarımız üç boğumludur. Parmağın tam boyunun İlk iki boğuma oranı altın oranı verir (baş parmak dışındaki parmaklar için). Ayrıca orta parmağın serçe parmağına oranında da altın oran olduğunu fark edebilirsiniz.

2 eliniz var, iki elinizdeki parmaklar 3 bölümden oluşur. Her elinizde 5 parmak vardır ve bunlardan sadece 8’i altın orana göre boğumlanmıştır. 2, 3, 5 ve 8 fibonocci sayılarına uyar.

Kol

Yüzİnsan Yüzünde Altın Oran
İnsan yüzünde de birçok altın oran vardır. Ancak bunu elinize hemen bir cetvel alıp insanların yüzünde ölçüler almayı denemeyin. Çünkü bu oranlandırma, bilim adamları ve sanatkârların beraberce kabul ettikleri “ideal bir insan yüzü” için geçerlidir.

Örneğin üst çenedeki ön iki dişin enlerinin toplamının boylarına oranı altın oranı verir. İlk dişin genişliğinin merkezden ikinci dişe oranı da altın orana dayanır. Bunlar bir dişçinin dikkate alabileceği en ideal oranlardır.

Bunların dışında insan yüzünde yer alan diğer bazı altın oranlar şöyledir:

İnsan YüzüYüzün boyu / yüzün genişliği,
Dudak- kaşların birleşim yeri arası / Burun boyu,
Yüzün boyu / Çene ucu-kaşların birleşim yeri arası,
Ağız boyu / Burun genişliği,
Burun genişliği / Burun delikleri arası,
Göz bebekleri arası / Kaşlar arası.

Ağız

Uzunluk

BronşAmerikalı fizikçi B. J. West ile doktor A. L. Goldberger, 1985-1987 yılları arasında yürüttükleri araştırmalarında(5), akciğerlerin yapısındaki altın oranının varlığını ortaya koydular. Akciğeri oluşturan bronş ağacının bir özelliği, asimetrik olmasıdır. Örneğin, soluk borusu, biri uzun (sol) ve diğeri de kısa (sağ) olmak üzere iki ana bronşa ayrılır. Ve bu asimetrik bölünme, bronşların ardışık dallanmalarında da sürüp gider.(6) İşte bu bölünmelerin hepsinde kısa bronşun uzun bronşa olan oranının yaklaşık olarak 1/ 1,618 değerini verdiği saptanmıştır.

ALTIN DİKDÖRTGEN VE SARMALLARDAKİ TASARIM

Kenarlarının oranı altın orana eşit olan bir dikdörtgene “altın dikdörtgen” denir. Uzun kenarı 1,618 birim kısa kenarı 1 birim olan bir dikdörtgen altın dikdörtgendir. Bu dikdörtgenin kısa kenarının tamamını kenar kabul eden bir kare ve hemen ardından karenin iki köşesi arasında bir çeyrek çember çizelim. Kare çizildikten sonra yanda kalan küçük bir kare ve çeyrek çember çizip bunu asıl dikdörtgenin içinde kalan tüm dikdörtgenler için yapalım. Bunu yaptığınızda karşınıza bir sarmal çıkacaktır.

Sarmal

İngiliz estetikçi William Charlton insanların sarmalları hoş bulmaları ve binlerce yıl öncesinden beri kullanmalarını “Sarmallardan hoşlanırız çünkü, sarmalları görsel olarak kolayca izleyebiliriz.”(7) diyerek açıklar.

Temelinde altın oranı yatan sarmallar doğada şahit olabileceğiniz en eşsiz tasarımları da barındırırlar. Ayçiçeği ya da kozalak üzerindeki sarmal dizilimler bu konuda verilebilecek ilk örneklerdir. Yüce Allah’ın kusursuz yaratışının ve her varlığı bir ölçü ile yarattığının bir örneği olan bu durumun yanı sıra birçok canlı büyüme sürecini de logaritmik sarmal formunda gerçekleştirir. Bunun sarmaldaki yayların daima aynı biçimde olması ve yayların büyüklüğünün değişmesine karşın esas şeklin (sarmal) hiç değişmemesidir. Matematikte bu özelliğe sahip başka bir şekil yoktur.(8)

Deniz Kabuklarındaki Tasarım

Deniz KabuğuBilim adamları deniz dibinde yaşayan ve yumuşakça olarak sınıflandırılan canlıların taşıdıkları kabukların yapısını incelerken bunların formu, iç ve dış yüzeylerinin yapısı dikkatlerini çekmiştir:

“İç yüzey pürüzsüz, dış yüzeyde yivliydi. Yumuşakça kabuğun içindeydi ve kabukların iç yüzeyi pürüzsüz olmalıydı. Kabuğun dış köşeleri kabukların sertliğini artırıyor ve böylelikle, gücünü yükseltiyordu. Kabuk formları yaratılışlarında kullanılan mükemmellik ve faydalarıyla hayrete düşürür. Kabuklardaki spiral fikir mükemmel geometrik formda ve şaşırtıcı güzellikteki ‘bilenmiş’ tasarımda ifade edilmiştir.”(9)

Spiral KabukYumuşakçaların pek çoğunun sahip olduğu kabuk logaritmik spiral şeklinde büyür. Bu canlıların hiçbiri şüphesiz logaritmik spiral bir yana, en basit matematik işleminden bile habersizdir. Peki nasıl olup da söz konusu canlılar kendileri için en ideal büyüme tarzının bu şekilde olduğunu bilebiliyorlar? Bazı bilim adamlarının “ilkel” olarak kabul ettiği bu canlılar, bu şeklin kendileri için en ideal form olduğunu nereden bilmektedirler? Böyle bir büyüme şeklinin bir şuur ya da akıl olmadan gerçekleşmesi imkansızdır. Bu şuur ne yumuşakçalarda ne de -bazı bilim adamlarının iddia ettiği gibi- doğanın kendisinde mevcuttur. Böyle bir şeyi tesadüflerle açıklamaya kalkışmak çok büyük bir akılsızlıktır. Bu ancak üstün bir aklın ve ilmin ürünü olacak bir tasarımdır. Bu tasarım herşeyi yaratmış olan Yüce Allah'a aittir.

Biyolog Sir D’Arcy Thompson uzmanı olduğu bu tür büyümeyi “Gnom tarzı büyüme” olarak adlandırılmıştı. Thompson'ın bu konudaki ifadeleri şöyledir:

“Bir deniz kabuğunun büyüme sürecinde, aynı ve değişmez orantılara bağlı olarak genişlemesi ve uzamasından daha sade bir sistem düşünemeyiz. Kabuk …giderek büyür, fakat şeklini değiştirmez.”(10)

Birkaç santimetre çapındaki bir nautilusta, gnom tarzı büyümenin en güzel örneklerinden birini görmek mümkündür. C. Morrison insan zekası ile bile planlaması hayli güç olan bu büyüme sürecini şöyle anlatır:

“Nautilus’un kabuğunun içinde, sedef duvarlar ile örülmüş bir sürü odacığın oluşturduğu içsel bir sarmal uzanır. Hayvan büyüdükçe, sarmal kabuğunun ağız kısmında, bir öncekinden daha büyük bir odacık inşa eder ve arkasındaki kapıyı bir sedef tabakası ile örterek daha geniş olan bu yeni bölüme ilerler."(11)

Nautilus

KabukKoç

Kabuklarındaki farklı büyüme oranlarını içeren logaritmik sarmallara göre diğer deniz canlıları bilimsel adlarıyla şöyle sıralanabilir:
Haliotis Parvus, Dolium Perdix, Murex, Fusus Antiquus, Scalari Pretiosa, Solarium Trochleare.
Bugün fosil halinde bulunan ve Amonitlerde logaritmik sarmal şeklinde gelişen kabuklar taşırlar. Hayvanlar dünyasında sarmal formda büyüme sadece yumuşakçaların kabukları ile sınırlı değildir. Özellikle Antilop, yaban keçisi, koç gibi hayvanların boynuzları gelişimlerini temelini altın orandan alan sarmallar şeklinde tamamlarlar.(12)

İşitme ve Denge Organında Altın Oran
İnsanın iç kulağında yer alan Cochlea (Salyangoz) ses titreşimlerini aktarma işlevini görür. İçi sıvı dolu olan bu kemiksi yapı, içinde altın oran barındıran α=73°43´ sabit açılı logaritmik sarmal formundadır.

Sarmal Formda Gelişen Boynuzlar ve Dişler

Filler ile soyu tükenen mamutların dişleri, aslanların tırnakları ve papağanların gagalarında logaritmik sarmal kökenli yay parçalarına göre biçimlenmiş örneklere rastlanır. Eperia örümceği de ağını daima logaritmik sarmal şeklinde örer. Mikroorganizmalardan planktonlar arasında, globigerinae, planorbis, vortex, terebra, turitellae ve trochida gibi minicik canlıların hepsinin sarmala göre inşa edilmiş bedenleri vardır.

MİKRODÜNYADA ALTIN ORAN
Geometrik şekiller sadece üçgen, kare veya beşgen, altıgen ile kısıtlı değildir. Bu saydığımız şekiller değişik şekillerde de biraraya gelerek yeni üç boyutlu geometrik şekiller oluşturabilirler. Bu konuda ilk olarak küp ve piramit örnek olarak verilebilir. Ancak bunların dışında, günlük hayatta hiç karşılaşmadığımız hatta ismini dahi ilk defa duyduğumuz tetrahedron (düzgün dört yüzlü), oktahedron, dodekahedron ve ikosahedron gibi üç boyutlu şekillerde vardır. Dodekahadron 13 tane beşgenden, ikosahedron ise 20 adet üçgenden oluşur. Bilim adamları bu şekilleri matematiksel olarak birbirine dönüşebileceğini ve bu dönüşümün altın orana bağlı oranlarla gerçekleştiğini bulmuşlardır.
Miroorganizmalarda altın oran barındıran üç boyutlu formlar oldukça yaygındır. Birçok virüs ikosahedron yapısında bir biçime sahiptir. Bunların en ünlüsü Adeno virüsüdür. Adeno virüsünün protein kılıfı, 252 adet protein alt biriminin düzenli bir biçimde dizilmesi ile oluşur. İkosahedronun köşelerinde yer alan 12 alt birim ise beşgen prizmalar biçimdedir. Bu köşelerden diken benzeri yapılar uzanır.

Virüslerin altın oranları bünyesinde barındıran formlarda olduğunu tespit eden ilk kişi 1950’li yıllarda Londra’daki Birkbeck Koleji’nden A. Klug ile D. Caspar’dır.(13) Üzerinde ilk tespit yapılan virüs ise Polyo virüsüdür. Rhino 14 virüsü de Polyo virüsü ile aynı formu gösterir.

Peki acaba virüsler neden biz insanların zihnimizde canlandırmasını bile zorlukla yapabildiğimiz, böyle altın orana dayalı özel bir formlara sahiptirler? Bu formların kaşifi A. Klug bu konuyu şöyle açıklıyor:

Hücre “Caspar ile ben, küresel bir virüs kılıfı için optimum tasarımın ikosahedron tarzı bir simetriye dayandığını gösterdik. Böyle bir düzenleme bağlantılardaki sayıyı en aza indirir… Buckminster Fuller’in yarı küresel jeodezik kubbelerinden(14) çoğu da benzer bir geometriye göre inşa edilirler. Bu kubbelerin oldukça ayrıntılı bir şemaya uyularak monte edilmeleri gerekir. Halbuki virüs, bir virüs kılıfı, alt birimlerinin esnekliğinden ötürü kendi kendini inşa eder.”(15)

Klug’un bu açıklaması çok açık bir gerçeği bir kez daha ortaya koymaktadır.
Dodekahedron ile ikosahedron, tek hücreli deniz yaratıkları olan ışınlıların silisten yapılma iskeletlerinde de ortaya çıkar.

Işınlılar (radiolaria), her köşesinden birer yalancı ayak çıkan düzgün Dodekahedron gibi, bu iki geometrik formdan kaynaklanan yapıları, yüzeylerindeki çok çeşitli oluşumlarla birlikte değişik güzellikteki bedenleri oluştururlar.(16)

Büyüklükleri bir milimetreden daha küçük olan bu organizmalara örnek olarak, ikosahedron yapılı Circigonia Icosahedra ile dodekahedran iskeletli Circorhegma Dodecahedra’nın adları verilebilir.(17)

Hücre

DNA’da Altın Oran

DNACanlıların tüm fiziksel özelliklerinin depolandığı molekül de altın orana dayandırılmış bir formda yaratılmıştır. yaşam için program olan DNA molekülü altın orana dayanmıştır. DNA düşey doğrultuda iç içe açılmış iki sarmaldan oluşur. Bu sarmallarda her birinin bütün yuvarlağı içindeki uzunluk 34 angström genişliği 21 angström’dür. (1 angström; santimetrenin yüz milyonda biridir) 21 ve 34 art arda gelen iki Fibonacci sayısıdır.

KarKar Kristallerinde Altın Oran

Altın oran kristal yapılarda da kendini gösterir. Bunların çoğu gözümüzle göremeyeceğimiz kadar küçük yapıların içindedir. Ancak kar kristali üzerindeki altın oranı gözlerinizle göre bilirsiniz. Kar kristalini oluşturan kısalı uzunlu dallanmalarda, çeşitli uzantıların oranı hep altın oranı verir.(18)

UZAYDA ALTIN ORAN

Evrende, yapısında altın oran barındıran birçok spiral galaksi bulunur.

Evren

16. Yüzyılda altın oran için “hazine” ifadesini kullanan Kepler, beş düzgün cisim arasındaki geometrik dönüşümlere çok önem vermiş ve gezegenlerin yörüngeleri ile bu cisimleri çevreleyen küreler arasında bir bağlantı kurmaya çalışmıştır. Kepler, düzgün çok yüzlüleri iç içe geçmiş şekilde gösteren ve bu düzen ile Güneş Sistemi arasındaki bağlantıyı araştıran şemalar geliştirmiştir. (J. A. West & J. G. Toonder, The Case for Astrology, Penguin Books, 1970)

Kepler

Fizikte de Altın Oran...

Fibonacci dizileri ve altın oran ile fizik biliminin sahasına giren konularda da karşılaşırız:

“Birbiriyle temas halinde olan iki cam tabakasının üzerine bir ışık tutulduğunda, ışığın bir kısmı öte yana geçer, bir kısmı soğurulur, geriye kalanı da yansır. Meydana gelen, bir, ‘çoklu yansıma’ olayıdır. Işının tekrar ortaya çıkmadan önce camın içinde izlediği yolların sayısı, ışının maruz kaldığı yansımaların sayısına bağlıdır. Sonuçta, tekrar ortaya çıkan ışın sayılarını belirlediğimizde bunların Fibonacci sayılarına uygun olduğunu anlarız.”(19)

Doğada birbiriyle ilişkisiz canlı veya cansız pek çok yapının belli bir matematik formülüne göre şekillenmiş olması onların özel olarak tasarlanmış olduklarının en açık delillerinden biridir. Altın oran, sanatçıların çok iyi bildikleri ve uyguladıkları bir estetik kuralıdır. Bu orana bağlı kalarak üretilen sanat eserleri estetik mükemmelliği temsil ederler. Sanatçıların taklit ettikleri bu kuralla tasarlanan bitkiler, galaksiler, mikroorganizmalar, kristaller ve canlılar Allah'ın üstün sanatının birer örneğidirler.

Alıntılar

(1) Mehmet Suat Bergil, Doğada/Bilimde/Sanatta, Altın Oran, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2.Basım, 1993, s. 155.
(2) Guy Murchie, The Seven Mysteries Of Life, First Mariner Boks, New York s. 58-59.
(3) J. Cumming, Nucleus: Architecture and Building Construction, Longman, 1985.
(4) Mehmet Suat Bergil, Doğada/Bilimde/Sanatta, Altın Oran, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2.Basım, 1993, s. 87.
(5) A. L. Goldberger, et al., “Bronchial Asymmetry and Fibonacci Scaling.” Experientia, 41 : 1537, 1985.
(6) E. R. Weibel, Morphometry of the Human Lung, Academic Press, 1963.
(7) William. Charlton, Aesthetics:An Introduction, Hutchinson University Library, London, 1970.
(8) Mehmet Suat Bergil, Doğada/Bilimde/Sanatta, Altın Oran, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2.Basım, 1993, s. 77.
(9) http://www.goldenmuseum.com/index_engl.html
(10) D’Arcy Wentworth Thompson, On Growth and Form, C.U.P., Cambridge, 1961.
(11) C. Morrison, Along The Track,Withcombe and Tombs, Melbourne,
(12) http://www.goldenmuseum.com/index_engl.html
(13) J. H. Mogle, et al., “The Stucture and Function of Viruses”, Edward Arnold, London, 1978.
(14) Buckminster Fuller’in Jeodezik Kubbe tasarımları hakkında ayrıntılı bilgi için bakınız: Teknoloji Doğayı Taklit Ediyor, Biyomimetik, Harun Yahya, Global Yayıncılık, İstanbul.
(15) A. Klug “Molecules on Grand Scale”, New Scientist, 1561:46, 1987.
(16) Mehmet Suat Bergil, Doğada/Bilimde/Sanatta, Altın Oran, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2.Basım, 1993, s. 85
(17) Değişik ışınlı bedenleri için bakınız: “H. Weyl, Synnetry, Princeton, 1952.
(18) Emre Becer, “Biçimsel Uyumun Matematiksel Kuralı Olarak, Altın Oran”, Bilim ve Teknik Dergisi, Ocak 1991, s.16.
(19) V.E. Hoggatt, Jr. Ve Bicknell-Johnson, Fibonacci Quartley, 17:118, 1979.

(1.665 KB) Word doc (zip)
(514 KB) Adobe pdf (zip)